Devlet neden özelleştirilmez!

Eylül 21, 1994

in Zaman - Haftalık Yazılar

Herkesin “mutabık” olduğu bir konuda “muhalif” yazı yazmak zor. Ama içimizden zorlayan bir duygu “özelleştirme” için böyle bir yazıyı “yaz” diyor.
Çünkü “özelleştirme”, dünyanın yeni “dokunulmaz”ı haline geldi ve o, gerektiğinden fazla bedel ödetiyor gibi geliyor bize…

Özelleştirme, devlete ait ekonomik kuruluşların, belirli bir bedel karşılığı özel kişi ve kuruluşlara devredilmesi hadisesi.

Temel mantığında şu var:

Devlet bir ekonomik kuruluşu verimli işletemiyor. Çünkü belirli bir sahibi yok. “Devlet malı” “orta malı” gibi görülüyor ve onu tasarruf eden herkes, kanuni çerçeve dışında özel bir sorumluluk hissetmiyor. Ne üretimi ne de tüketimi konusunda “kendi malı” gibi davranmıyor. Eğer kanuni çerçeveye de kılıf bulmuşsa, onu kendi çıkarına nasıl kullanmak mümkünse öyle kullanıyor. Yani ya kamuya ait malı, özel mal haline getiriyor ve milyonların çıkarını bir kişi veya zümreye akıtıyor, ya da yeterli kanuni çerçeve bulamamışsa, ihmale terkediyor. Her iki halde de kamu malı, toplum için verimli olmaktan çıkıyor, aksine, ya tüm toplum özel bir çıkara hizmet etmeye, ya da altı delik bir kovaya su doldurmaya zorlanmış oluyor. İşte kamu iktisadi kuruluşlarının zarar süreci böyle işliyor.

Dikkat edilirse bu mantığın temel dokusu, bir “insan anlayışı”na dayanıyor ve bu “insan anlayışı”nın, “insan” denen varlığın olmazsa olmaz çizgisi olduğu görüşüne.. “İnsan kendi çıkarını düşünür. Kendi çıkarından başka, insan için etkin bir motif söz konusu değildir. Eğer özel çıkarlar sağlamıyorsa insanı ne “verimli” ne de “doğru” hareket ettirmek mümkün değildir. Yani doğruluğun da verimliliğin de ölçüsü insanın özel çıkarıdır” görüşü, bu insan anlayışının ana çerçevesini oluşturuyor. Bu, tanıdık bir görüştür. Kapitalizmin “zaferi”ne temel teşkil eden görüş; Benmerkezci insan, pragmatist insan, o insanın kendi çıkarı için kıran kırana mücadelesi ve o mücadelenin ürünü olarak ortaya çıkacak ekonomik atılım… “Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin..”

Bu, literatüre “homo-economicus” olarak giren insanın tarifi. Bu insana dayalı siyasal-ekonomik düzen ise Batı’nın liberal-kapitalist düzeni… Bu insanın “kendi çıkarı” dışında “mukaddes”i yok. Yani sistemin kendi içinde yok. Bu sistemde, ringdekiler önemli. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Burada sistemin önemli bir toplum kesimini “ıskarta”ya çıkardığı gerçeği var. Ama o sistemde, “toplumsal ıskarta”ya aldıran olmayacak. Milyon milyon işsizlere, homeles (evsiz) lara, köprü altı çocuklarına, kendini satan kadınlara, kızını satan uyuşturucu müptelalarına bakılmayacak… Çevre kıyımına aldırılmayacak… Çünkü zaten insan insanın kurdudur ve büyüme, birilerinin birilerini yemesi esasına göre düzenlenmiş bir çarkın ürünüdür.

Ancak toplum hayatı, böyle bir tabii seleksiyonu uzun süre devam ettiremiyor. Sistemin ağır insanî bedelleri ortaya çıktığında, yani insan, kendi çıkarı için vahşeti göze almaya başladığında dıştan “mukaddes” ithalleri söz konusu oluyor ve işte orada devlet aranıyor. İnsanlar arası mücadelenin hayvanileşmeye başlamasını önlemek, ya da hayvani mücadeleyi denetleme, vahşete hakemlik yapma noktasında bir “devlet sektörü”ne ihtiyaç hissediliyor.

Sonra, en hızlı özelleştirmeciler bile, savunma, eğitim ve temel altyapı yatırımları gibi “ferd”in başa çıkamayacağı ve kolektif olarak yürütülmesi gereken konularda devlet sektörünün devam etmesini gerekli görüyor. Sadece bu alanlar bile, çok büyük bir ekonomik sektörü ifade ediyor; dahası, toplum hayatı yönünden büyük önem taşıyor.

İşte burada en hayati soru gündeme giriyor: Bu alanlarda devlete nasıl güven duyulacak? Sonuç itibariyle devlet, tavrını yine de insanlarla ortaya koymak zorunda. Peki o insanı, “özel çıkar” duygusundan arındıracak olan ne? Tüm toplumun özel çıkar eğilimi ile vahşi bir mücadeleye soyunduğu bir ortamda, devlet bünyesinde küçük bir grup insan, arınmış bir insani bölge oluşturacak, bu mümkün mü?

İşte bizim, yazının başlığında verdiğimiz “Devlet neden özelleştirilmez?” sorusu burada gündeme geliyor. Devletteki adamı, özel çıkar duygusundan, dolayısı ile işi savsaklamak veya suyu kendi tarlasına akıtmak eğiliminden sakındıran ne? Bu, sadece yasal sınırlamalar veya ceza korkusu olamaz. Çünkü onlar, devlet iktisadi kurumlarını yönetenler veya devlet politikasına yön verenler için de söz konusu ve orada etkili olmadığı, bu tezin ana delili halinde… “Batarsak birlikte batarız” şeklindeki görüşten yola çıkarak, herkesin bir “kolektif sorumluluk” duygusuna yöneleceği, dolayısıyla topluma karşı suç işlemekten vazgeçileceği umudunun ise, etkili olmadığı artık biliniyor. Çünkü sistem tarafından kışkırtılmış “özel çıkar” eğilimi, insana, bulabildiği ilk fırsatta, sorumluluğu falan unutup, kendi vahşi iklimine dönmeyi öğütlüyor ve sistemin dikişleri patlıyor.

Liberal-kapitalist değerlere göre işleyen toplumlarda, devlet çapında yolsuzluklar gündemin baş konuları halinde… Yasamada yolsuzluk, icrada yolsuzluk, yargıda yolsuzluk… Mafya, her türüyle bu toplumların temel sektörlerinden biri haline gelmiş. Yani devlet, hakem niteliğini yitirmiş, başlıbaşına vahşi mücadelenin parçası olmuş. Yargının görevi hakemlik ise, o bile güçlünün gücünü pekiştirmeye yönelik fonksiyon icra ediyor. İcra bir gecelik kararnameler çıkarıyor, yasamada şu veya bu sektöre ait lobiler kürsüye adam çıkarıp, “millet reyi”ni kendi çıkarı için malzeme haline dönüştürebiliyor. Çünkü bu sistemlerde “halk oyunun belirleyiciliği” anlamındaki demokrasi de, parayı ve medyayı kontrol eden güç odaklarının tezgahı haline geliyor. Yargı ise vahşete mühür vuruyor. Yani çok sınırlı alanlarda bile devlet, yolsuzluk odağı oluyor.

Eğer Kamu İktisadi Teşekkülleri’ndeki özelleştirmenin gerekçesi de bunlarsa, “devlet neden özelleştirilmez!” sorusu son derece anlamlıdır.

Denecek ki devletsiz toplum olur mu? Evet olmaz. O konudaki hayaller sonuç vermedi. O halde, devlette özelleştirmeyi gerektirmeyecek bir “erdem iklimi”ni bulmak zorundadır toplumlar… O iklim bulunursa, biz, özelleştirmenin de olmazsa olmaz bir kural, bir ideoloji haline getirilmesinin gerekmeyeceğini düşünüyoruz. Bu, bize göre “yanlış insan”ın “doğru insan”la değiştirilmesiyle ve toplumsal sistemi yeniden o “doğru insan”ın oluşturmasıyla mümkün… Eğer o “doğru insan”ı bulamamışsanız, özelleştirme kapsamına devleti de almaktan başka çıkar yol bulunmadığını, bunun da ülkenin “orman kanunu”na teslim edilmesi demek olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bu, bizim tercih ettiğimiz bir sonuç değil. Ancak, liberal-kapitalist düzenin mantıki sonucunun bu olduğu muhakkak. O sistemde özel çıkarlar savaşı bir facia, devletin bu özel çıkarlar savaşında şu veya bu biçimde kullanılması bir başka facia.

“Doğru insan” nerede?

Dinde… İslam’da…

Hazreti Ömer bir devlet reisi… Devlet işlerini tedvir ederken devletin mumunu, özel işlerini görüşmek gerektiğinde kendine ait mumu kullanıyor aydılatmak için… İşte doğru insan devlette böyle olur.

Komşusu açken, kendisi tok sabahlamayı bir toplumsal bütünlük için kabul edilmez bulan anlayış da, sivil hayattaki bir “doğru insan” çizgisini sergiliyor. “Bir ülkede bir kişi açlıktan hayatını kaybederse, o toplumun tüm fertleri o şahsın ölümünden sorumlu olur” diyen bir anlayış da, “doğru insan”lardan oluşmuş bir toplumsal sistemi örnekliyor. Bu sistemin “toplumsal ıskarta”sı yok. Yaratılmış hiçbir insana, “potansiyel ıskarta” olarak bakılamayacağını, aksine “Yaradılanı yaradandan ötürü sevmek” gerektiğini vurguluyor o sistem.

Böyle bir sistemde, ister devlet çizgisi olsun ister ferd, hepsi aynı ırmağa akar. Devletle toplum aynı sorumluluk heyecanı ile yoğrulur ve yücelme seyrine koyulurlar. Devlet kuşkuların değil, güvenin odağı olur. Devlet, kanı emilecek, kemirilecek bir bünye olarak değil, toplumsal bütünlüğü temsil ettiği için tüm toplumun, gözetilmesi gerekli hukuk bileşkesi olarak değerlendirilir. Ondan koparılacak bir çentik, tüm topluma karşı bir borçlanma olarak görülür. Bir ahiret hesabı içinde görülür. O toplumun, o ruhla yetişmiş insanı nasıl cesaret etsin o çentiği koparmaya.

Kanuni Sultan Süleyman, kabre, Ebussuud Efendi’nin verdiği fetvalarla gömülmeyi vasiyet ediyor. Allah katında, yaptığı her icraat için onları delil olarak gösterecek ve sorumluluktan kurtulmaya çalışacak. Ebussuud Efendi ise, “Sen kendini garantiye almışsın, Allah bizim yardımcımız olsun” diyerek, yüreğindeki ahiret sorumluluğunu yansıtıyor. Böyle, üzerinde devamlı ahiret gölgesi hisseden bir devlet başkanının beytülmalı saçıp savurması, kötüye kullanması, bir Şeyhülislam’ın yargıda sapkınlığı göze alması mümkün mü?

Devleti de, insanı da yanlış çerçeveye oturttuğunuz zaman, ortaya çıkacak bedelleri ödemek için ordan oraya savrulursunuz. Devletleştirirsiniz olmaz, özelleştirirsiniz olmaz. Olmaz çünkü, ne devletiniz devlettir, ne insanınız insan.

Devleti doğru devlet, insanı da doğru insan yapmaktır gerekli olan.

Previous post:

Next post: