Evet, Hazreti Ali (r.a) cemevi açmadı.İbadetini de cemevinde yapmadı.
Hz. Ali’nin (r.a) bugün cemevinde yapılan şekilde semah diye bir ibadeti de yoktu. Hazreti Ali abid bir insandı, müttaki idi, gönlü mescidlere bağlıydı. Allah’ın hoşnutsuzluğunu çekecek bir davranış içinde bulunmaktan özenle kaçınırdı. Bir Allah dostuydu Hz. Ali. O, Hazreti Muhammed (s.a.v) nasıl namaz kıldı ise öyle kıldı, nasıl Müslüman olunacağını bildirdi ise öyle Müslüman oldu. Ehli Beyt içindeki bütün imamlar da böyle yaptı. Semah yapan bir imam yok, içki içen yok, Kur’an ölçülerini taşan bir imam yok. Onların da gönlü mescidlere bağlıydı.
Peki bu bizdeki Alevilik ne? Bir mezhebse dini ne, kitabı ne, peygamberi ne, mezheb imamı kim? Kendi başına bir din mi Alevilik? Dinse peygamberi kim?
Bu soruların bir kısım Alevi’ye ağır geleceğini biliyoruz. Çünkü onlar kendilerini “Müslüman” olarak tanımlar ve başka türlü tanımlanmaktan da rahatsız olurlar. Camileri vardır, namazlarını kılarlar. Oruçlarını tutarlar. Hz. Muhammed’i peygamber olarak bilirler. Ama onlar Hazreti Ali’yi daha çok sevdiklerine inanırlar ve netice itibariyle bu sevgi de, başkalarına düşmanlığa dönüşmedikçe kınanamaz.
Ama bir başka “Alevilik çizgisi” var ki o, başka bir dünyaya doğru koşuyor.
Bir “azınlık” örgütlenmesi görüntüsü içinde…
Nerede kaç kişi olduklarını sayıyorlar. “Hükümette şu kadar Alevi var, parlamentoda şu kadar, emniyette şu, üniversitede şu, orduda şu…” demeye başladınız mı, ülkede bir azınlık örgütlenmesine gidiyorsunuz demektir. Bu bir azınlık şuuru görüntüsüdür. Bu sayımı Sünniler kendileri için yapmıyor. Üstelik Sünniler, Aleviler’in bile sayımını yapmıyorlar. Yani onları bir azınlık grup olarak görmedikleri için şu veya burada etkili konuma gelmelerine dikkat etmiyorlar. Ama şu anda bu “Sünniler’in gafleti” tarzında değerlendirilir ve bu “gaflet”ten yararlanarak bir takım mevziler kazanma hedefine yönlendirilirse “karşı”da da duyarlı bir birikim oluşması önlenemez. O zaman Sünniler de Aleviler’i saymaya başlarlar, kendilerini saymaya başlarlar ve memlekette kıyamet kopar.
Türkiye’de bir kesim, Aleviliği, ısrarla Sünniliğe karşı bir mevziye yerleştirmeye itina gösteriyor. İlişki biçimi olarak da “düşmanlık” benimseniyor. Azınlık şuuru bunun üzerine bina ediliyor. Mantık şu: “Türkiye’de bugüne kadar Sünni ağırlıklı bir devlet oldu. Bu devlet Aleviliği ezdi. Sünniliği geliştirdi vs.” Türkiye’de bu iddiayı doğrulayacak bir yapı yok. Sistem bünyesinde İslam yok ki, Sünni İslam olsun. Türkiye’de devletin oturduğu Batıcı-Laik-Kemalist şablonun izin verdiği kadar bir din yapılanması söz konusu; bu yapının da Sünniliğe mi, Aleviliğe mi, yoksa daha başka bir şeye mi benzediği tartışılabilir. Bunu Alevi kesiminin de bilmemesi mümkün değildir. Hatta Laik-Kemalist yapının Aleviliğe daha uygun tezler öngördüğü, birçok Alevi yazarın ana görüşü olmuştur. Ancak bir “azınlık gayreti” oluşturmanın belli şartları vardır ki o da, çoğunluk tarafından ezildiğiniz duygusunu geliştirmek ve bir “karşı cephe” oluşturmaktır. Böyle bir cephe oluşturdunuz mu, kendi cephenizde nefretler üretmiş ve yeterli dopingi yapmış oluyorsunuz. Rakip veya düşman bloku altetmek için gelsin enerji… Korkuyorum ki bu kesim, Sivas, Çorum, Maraş olayları eksilmesin istiyor. Çünkü araya kan girdi mi, azınlık şuurunu beslemek çok daha kolaylaşıyor. Yine korkuyorum ki bu kesim, Sünni-Alevi yakınlaşmasından müthiş tedirgin oluyor. Mahalli seçimler öncesinde, RP yetkilileri, Alevi dedesi İzzettin Doğan’la görüştüğü ve bir provokasyona gelinmemesi için ortak tavırlar sergilenmesi yolunda işbirliği teklif ettiği zaman, Cumhuriyet gazetesinin tepkilerini hatırlıyorum. Gazete öyle bir kampanya yürüttü ki, nerdeyse Alevi dedesi İzzettin Doğan “satılmışlıkla” suçlanacaktı. Sanki gerilimin bitmesi istenmiyor.
Böyle bir yönelişin, şu sıralar, sol siyasi gruplarda ve onlarla işbirliği içindeki Alevi unsurlarda da bulunduğu düşünülebilir. Çünkü toplumsal tezleri ile tutabileceği tabanı kalmamış bir sol söz konusu Türkiye’de. Ve hep Aleviliği satarak siyaset yapmış politik Aleviler söz konusu… Bu iki çizgi, kötü bir alışverişte buluşuyor ne yazık ki… Sol, iki şeyi kullanarak politika yapıyor artık: Birisi Alevilik, diğeri, laiklik. Bu iki çizgiyi “anti Sünni” bir cephede gerdeğe soktunuz mu, toplumsal tezlerinizle tükendiğiniz bir dünyada, bir “buğz cephesi” ile taban tutturabilirsiniz. Hesap bu. Sol siyasi grupların laiklik ve Alevilik gayretlerine bakınız, hesabı ayan-beyan görürsünüz. Ama biz, o çevrelerin ikisinin de samimi oldukları kanaatinde değiliz.
Bazı şeyleri aklı selim biçimde değerlendirip, doğru sonuçlara varmak zamanı gelmiştir.
- Öncelikle Aleviliğin bir kimlik sorunu vardır ve bu çözülmelidir. Yazının girişinde anlatmaya çalıştığımız husus, bu sorunu yeterince ortaya koymaktadır. Alevilik eğer Hz. Ali sevgisinden yola çıkış demekse, bugünkü Aleviliğin o eksenin çok uzaklarında bulunduğu kesindir. Cemevi açmak Alevilik değildir. Cemevi gayreti Alevilik gayreti değildir. Bir azınlık kitlesi oluşturma gayretidir. Türkiye’de camiler sadece Sünniler’in ibadet yeri değildir. Cami Allah evidir ve oraya, Allah’a ibadet etmek isteyen herkes girer. İran’a gittim ve orada, camilerde namaz kıldım İran’da da cemevi görmedim. İslam’da cemevi diye bir şey yok. Eğer cemevi, sadece bir kültürel faaliyet merkezi ise, onu caminin alternatifi olarak sunmak ve Aleviliğin buluşma merkezi olarak görmek abes. Alevilik, İslam’la ilgisini netleştirmek durumundadır. Eğer İslam’da buluşma söz konusu ise, orada Sünniler’i, Aleviler’i ve herkesi buluşturan ortak zeminler vardır; Kur’an vardır, Hazreti Peygamber vardır. Ortak zemin İslam’sa buluşmak kolay. Ama İslam’a samimiyetle bağlı Alevi halk kesimlerini tatmin etmek için İslam’dan söz edip, özel kulislerde çok başka türküler okuyarak, Marksizm’den artakalmış duygularla ateizme yönelerek kimlik meselesi çözülmez. Orada sadece kötü hesaplar vardır ve bu hesaplar için Aleviler’i kullanmak vardır.
- Aleviler’i bir azınlık şuuru içinde bileyip Sünniler’e tahakküm edecek bir statüye eriştirme düşüncesi, Türkiye’ye yapılacak kötülüklerin en büyüğüdür. Maraş olaylarının altında bu kışkırtma vardır. Sivas’ın altında şu kışkırtma vardır. Sünniler’e dönüp, “bunu hazmetmek zorundasın” denilerek, onların sövgüleri yutkunarak seyretmesini, boyun eğmesini bekleyerek Türkiye’ye kardeşlik getirilmez. Onun için bağıra bağıra iktidarda “Aleviler’e pay” veren sol partiler, Türkiye’ye iyilik etmediler. Sadece oluşmakta olan “azınlık şuuru”nu teşhir ettiler ve hedefleri bu olmamasına rağmen, Sünniler’e “Oluşumu hâlâ nasıl görmezsiniz? Bu ne gaflet” tarzında bir tedirginlik aşıladılar. Şimdi Sünni dünya, bu oluşumu görüyor ve gerçekten tedirginlik hissediyor.
- Sünni-Alevi gerilimi Türkiye’nin yumuşak karınlarından biridir. Türk-Kürt gerilimi nasıl öyleyse… Bu, sırası geldiğinde Türkiye’yi vurmak için kullanılacaktır. Şu an, Türk-Kürt gerilimi prim yaptığı için düşmanlar onu kullanıyor; yarınlarda neyin prim yapacağı nasıl bilinir ki! Türkiye’nin bu gerilimi aşması lazım. Bunu da, sistemin laik şablonu içinde yapmak mümkün değildir. İddia edildiği gibi laiklik, bu gerilimi söndüren değil, artıran bir etki yapmıştır. Çünkü kimlik problemini derinleştirmiştir. Çünkü Sünni İslam’ın sisteme ilişkin taleplerini bastırmak için toplumsal taban olarak Aleviler’e dayanıyor, onları koruyor görüntüsü vermiş ve gerilimi beslemiştir. Özellikle CHP çizgisi budur. Zamanla konu tümüyle politize olmuş ve iş zıvanadan çıkmıştır. Bu gerilimi, Sünniler’i de etkileyen İslam ağırlıkılı bir yönetim aşar. Aleviler’in asırlardır ezildikleri, horlandıkları yolundaki iddialarını Sünni dünyanın önüne götürecek ve orada aklı selim içinde değerlendirilmesini sağlayacak olan saygın bir yönetim. Diyanet bünyesine sol veya laik sağ iktidarlar tarafından getirilecek bir Alevi birimin Sünni çevrelerde uyandıracağı tepki tahmin edilebilir. Onun için laik-sağ partiler bunu göze alamaz, sol partiler de göze alsa bile toplumsal barışı dinamitlemek dışında bir sonucu olamaz. Ama İslam duyarlıklı bir siyasal iktidar böyle bir şey yapsa, toplumsal sancıya yol açmayacağı gibi, barış yolunda da ciddi bir adım olur.
- Karacaahmet’teki cemevi kavgasını üzüntüyle izliyoruz. Bu, Aleviler adına hareket ettiklerini söyleyen bir kesimin üzüm yeme değil bağcıyı dövme girişimidir. Maalesef toplama. Aleviliğin, mezarlıkları katlederek kendi kurumlarını yerleştirme cüreti gösterebilecek bir konuma ulaştığı görüntüsü sergilenmektedir. Toplum ürkmektedir. Toplum görüntüyü bir “tehlike” algılamaktadır. Sivas davası sırasında sergilenen “kelle isteme” girişimlerini de toplum böyle bir gerilimin uzantısı olarak değerlendirmiştir.
- Aleviler içinde bir aklı selim arıyoruz ki, bu tehlikeli yönelişin kendilerini bağlamadığını, liderliği ele geçirmek ve Aleviliğin rantını devşirmek isteyen küçük gruplar olduğunu açıklasın. Şu anda bağcıyı dövmek isteyenler Aleviler adına arzı endam ediyor, böyleleri her çevreden çıkmaya başladığı zaman Türkiye’de göz gözü görmez olur. Yazık olur.
Son söz yine aynı: Hazreti Ali’nin cemevi yoktu. O, namazlarını Mescid-i Nebevi’de kılardı…
facebook
twitter