Sol'un krizi

Eylül 14, 1994

in Zaman - Haftalık Yazılar

Solun krizi kimlik noktasındadır.Yani sol Türkiye’de nereye oturacağını bilmiyor.
Önce Türkiye’nin solu gerçekten sol mu, diye sorulabilir. Ya da Türkiye solu, solun hangi boyutu üzerindedir?

Solun bir “ezilen toplum kesimlerinden yana olma” boyutu var. Sınıfsal boyutu. Türkiye solu, ne kadar aksini iddia ederse etsin, oturduğu sosyal taban itibariyle bu alanın ideolojisini yansıtmıyor. Sol partilere bakıldığında daha çok burjuva kesimlerinden oy aldığı, işçi ve köylülere ulaşamadığı görülüyor. Gecekondu muhitlerinde sol yok, Etiler’de var. Ya da köylerde sol yok, Kadıköy’de var. Bu yapı, Türkiye solunun ideolojik çizgisi için yeterli ipucunu veriyor. Solun oy aldığı kesimler, Türkiye’nin devrim ideolojisini oluşturan Batılılaşmadan etkilenen kesimler. Bu kesimin ideolojik çerçevesini ise işçi-köylü hakları, ezilen toplum kesimlerinin savunulması değil, laiklik, çağdaşlaşma gibi Batı suyuna batırılarak vaftiz edilmiş değerler oluşturuyor. Bu çizgi Kemalizm diye de tanımlanabiliyor.

Bu çizginin halk tabanı yok. “Kemalist değerler toplum tarafından kabul edildi” gibi iddialar, halk oyunda bozuluyor.

Zaten “sol” tanımlaması da, bu çizgiye sonradan izafe edilmişti. Sosyalizmin moda olduğu yıllarda İnönü, Ecevit çevresinin telkinleriyle “Biz de kendimize ortanın solu diyelim” demiş, CHP solcu oluvermişti… Parti yapısında herhangi bir değişiklik olmadan.

CHP çizgisi, halk oyunun fazla değer ifade etmediği, kanunların ve icranın kürsüye konulan silahlarla veya “bu iş ya olacak, ya olacak” dayatmalarıyla yürüdüğü zamanda fazla zorlanmadı. Ancak, halk oyu nisbi de olsa ağırlık kazanmaya başladıktan sonra CHP çizgisi tıkandı. Çünkü hiçbir zaman halktan tek başına iktidar olacak oyu alamadı.

1980′li yıllar, tüm dünyada sosyalizmin gerilediği yıllar oldu. En sonunda da Sovyetler, Marksizmin bitişini ilan etti.

Bu gelişmeden Türkiye solu da etkilendi. İnönü’deki “ortanın solu” zaman içinde demokratik sol, sosyal demokrasi gibi klişelere dönüşmüştü. Sosyal demokrasi veya demokratik sol, bir yönüyle kapitalizmin, diğer yönüyle Marksizmin sulanmış hali idi. Marksizmin bitişi, demokratik sol-sosyal demokraside kimlik tartışmaları başlattı. Bir kısmı, kapitalist değerleri kutsayarak, Batı’nın zafer çığlıklarına eşlik etmeyi tercih etti. Bir kısmının arayışı hâlâ sürüyor. Bir kısmı ise, eski CHP çizgisine dönerek, Kemalizmin kutsallarına sığındı.

Ancak tüm bu dönüşüm ve değişimler, bu çizginin halkla buluşmasını sağlamadı. Aksine, daha da yalnızlaştı, halkla ilişkisi daha da azaldı.

Her yeni seçim, bu çizgi ile halk arasındaki mesafenin arttığını ortaya koyan bir gösterge oldu. Türkiye’de bazı yerleşim birimleri var ki, orada solun oy oranı sıfırlara yaklaşıyor.

Bu kimlik sancısı sun’i bölünmelere yol açıyor. Şu an bir tek CHP’den üç ayrı parti çıkmış durumda. Bu partiler arasında git-gel trafiği hızlı biçimde işliyor. Acaba umut İnönü’de mi, Karayalçın’da mı, Ecevit’te mi, Baykal’da mı yoksa Gürkan’da mı? Topla, böl, çarp… Sonuç değişmiyor. Ecevit’in partisinden Meclis’e girip, sonra SHP’ye geçen bir parlamenter, şu günlerde kurtuluşu yeniden Ecevit’in partisine geçmekte buluyor. Karaoğlan yeniden umut oluyor. Umut mu?

Oysa umut haline gelme umudu depreşen Ecevit, somut bir kimlik krizi anıtı halinde görünüyor. Ecevit, “milli” temalarla prim yapmayı amaçlıyor ama “solcu” gözüküyor. “Ecevit MHP’den ne kadar farklı düşünüyor?” soruları, sol muhitlerde zemin buluyor. “Solun evrenselciliği”, Ecevit’in “milliyetçi-ulusalcı sol” temasıyla karşı karşıya geliyor. Ecevit nerede? Aslında Ecevit’in “milli arayışlar” sergileyen çizgisi, klasik solun kendi temaları içinde bir yerlere varamayacağının da itirafı olarak değerlendirilebilir. Ama Ecevit bu çizgide de tutarlı görünmüyor. Çünkü eski mahallesinden destek umudunu kaybetmiş veya yeni mahallede dikiş tutturacağına dair kesin bir umuda ulaşmış değil. Şimdi, diyelim ki Ecevit diğer liderleri sol’ladı ve liderliğe oturdu: Türkiye’de “yeni sol”un çerçevesi Ecevit’in ortaya koyduğu bu eklektik yapı mı olacak? Ve bu yapının özgün bir değeri var mı?

Bir diğer soru da, Ecevit’in bu yeni çizgisinin tüm solu kuşatıcı olup olmayacağıdır. Şu an Ecevit’e yönelen ilgi, sadece soldaki tükenme paniğinden kaynaklanıyor. Soldaki üç partinin oy oranı da yüzde onların altına düşmüş ve üç parti bu haliyle baraja takılma tehlikesi içine girmiş durumdalar. Silinme korkusu tüm sol muhitlerin yüreğine çökmüş bulunuyor. Bu paniği durdurmaya kim aday olursa, ona yapışacaklar. Dün boğaz boğaza gelmiş olsalar bile, şimdi kucaklaşacaklar. Ama bu ne kadar sağlıklı bir kucaklaşma olacak?

Ecevit, Karaoğlan iken, bir umud serabı gibi gelip geçmişti. Şimdi de garip bir biçimde sol için umutlaşıyor. Sol için gerçekten trajik bir nokta.

Solun kimlik krizini dokuyan bir saplantı var. Laiklik ve mezhepçilik. Bunun karşı yönden ifadesi İslâm fobisidir. Görünüşte dine saygılı davranılsa bile, şuur altındaki bir İslâm karşıtlığının oluşturduğu fobi söz konusudur. Sol bu noktada, hakim sistemle örtüşüyor. O yüzden sol, iktidarda da muhalefette de sistemin siyasal çizgisidir.

Solun halkla karşı karşıya geldiği iki nokta da bunlardır.

Sol, siyaset yapmak için, bu iki noktayı kaşımak durumundadır. Kaşımazsa halkın nabzını elinde tutamaz, halkı harekete geçiremez, sandık başına götüremez, oy kullandıramaz. (Bu diğer sistemci partilerin de sıkıntısıdır.) Son seçimlerde sol ve diğer sistemci partilerin halkı sandığa götürememe sancısı yaşadığı biliniyor.

Öyleyse laiklik konusu kaşınacak, mezhep konusu kaşınacak. Böylece bir taban oluşturulacak.

Laiklik ve mezhep konularındaki kışkırtmaların ardından, maalesef sol partilerin böyle bir hesabı söz konusudur.

Peki bu, solun halkla kopukluğunu ortadan kaldıracak bir strateji midir?

Eğer dünyada laik eğilimler artıyor ve din geriliyor olsa, Türkiye’de de mezhep duyarlığı -ki söz konusu olan Aleviliktir- pekişme sürecinde bulunsa, böyle bir gelişmeye oynanabilir. Ama vakıa öyle değildir.

Batı’da, laikliğe karşı yoğun eleştiriler yöneltilmeye başlanmıştır. Batı, laikliği, İslâm ülkelerine ihraç edilecek bir meta gibi görüyor. Çünkü İslâm ülkeleri için lâiklik, şahsiyetsizleştirmenin ilk ve temel malzemesi… Oysa Batı, kendi bünyesinde dindarlaşma eğilimini özendiriyor. Çünkü laikliğin, tüm sosyal hayatı kucaklayacak bir ahlâk üretmediği, manevî kontrolden yoksun insanoğlunun ise sadece hayvanlaşma seyrinde ilerleme kaydettiği, hatta bunun için teknolojiyi kullanarak vasat bir hayvanı aşan vahşetler sergileyebildiği, sergileyebileceği geçen yıllarda ortaya çıktı. Batı, yeniden dini arıyor. Türkiye laiklerine ideolojik malzeme taşıyacak bir Batı dünyası yok artık.

Öte yandan, Türkiye’de Alevi insanlarımızda mezhep duygusunu mezhep fanatizmine, onunla bağlantılı olarak bir Sünni düşmanlığına dönüştürecek provokasyonlar eksik olmamıştır. Bu, son zamanlarda, solun oy potansiyelini eritmemek için aranılan bir usul haline geldi. “Alevi mezhepçiliği ölmemeli, çünkü o ölürse solun oy kaynağı sona ermiş olacak…” Bu yüzden, İslâmî muhitler tarafından, Sünni-Alevi yakınlaşması noktasında atılan her adım, provokasyonlarla, suçlamalarla engelleniyor. Seçimler öncesinde RP ile dirsek teması olduğu gerekçesiyle Alevi dedesi İzzettin Doğan’ın hedef olmadığı suçlama kalmadı. Suçlayanlar da Aleviler değil, sol siyasetin şampiyonluğunu yapan medya grupları idi… Daha sonra da, Aleviliğe, İslâm dışında bağımsız bir kimlik vermeye çalışan kampanyalar yürütüldü. Amaç, sol siyasete halk tabanı kazandırmaktı. Bununla birlikte, Alevi insanlarımızda mezhep duyarlığı kaybolmasa bile, Sünni İslâm’ı anlama noktasında daha çok gayret bulunduğu müşahede ediliyor. Yani, sol siyasi kadroların bütün kışkırtmalarına rağmen, mezhep tabanının bütün bir kitle halinde tutulabildiği söylenemez. Biz, Sünni-Alevi yakınlaşmasının daha da artacağını ve yakın gelecekte, bu konunun artık siyaset malzemesi olmaktan çıkacağını tahmin ediyoruz. İletişimin bunda büyük katkısı olacağını düşünüyoruz. Türkiye’nin ayrıca buna mecbur ve mahkum olduğunu da düşünüyoruz. Onun için mezhep duyarlılığına yatırım yapan hiçbir siyasi grubun geleceğinin olmayacağına inanıyoruz.

Solun kimliğine temel olan iki alan da tıkalıdır. Onun için solun kimlik krizi tedavi kabul etmeyecek noktadadır. O yolda yapılacak siyaset, bölünmeler ve tükenmelere doğru olacaktır. Yüzde sıfırlardır hedef.

Solun çıkışı, halkın değer yargılarını anlamaktadır. Ecevit bile artıları, orada aradığı için yıldızında parlamalar gözüküyor. Ama orada tutarlılık beklenir. Yalnızca Karaoğlan yaldızlaması, bir serap aldatıcılığı kadar kısa olur.

Previous post:

Next post: