İmam-hatipleri anlamak

Ekim 12, 1994

in Zaman - Haftalık Yazılar

Tepkimi ifade etmeye hazırlandığım bir konuda, özünden bir değişiklik meydana gelince, takdirimi bildirmek de bir görev olmuştur.
Bu takdirle birlikte belki temel perspektifler üzerindeki değerlendirmeleri sunmak da yararlı sonuçlar doğuracaktır.

Konu ders geçme sistemindeki dönem kısıtlaması idi. Talim Terbiye Kurulu, orta öğretim kurumlarında yeni başlatılan kredili sistemin belki de özünü yokeden bir karar çıkarmıştı. Kurul, durup dururken, 8 dönemlik öğretim kurumlarının 7, 6 dönemlik öğretim kurumlarının da 5 yıldan önce bitirilemeyeceğine hükmetmişti. Bu, kredili sistemin canına okuyordu. Çünkü kredili sistem, belirli sayıda krediyi almış olan öğrencinin başarılı sayılacağı esasına dayanıyor, böylece zekâ ve çalışma kapasitesi itibariyle akranlarından farklı olan çocukların yolları açılmış oluyordu. Bu karar ise, öğrenci hangi krediyi alabilecek nitelikte olursa olsun, onu okulu bitirmek için senelere mahkûm ediyordu. Diyelim ki bir okulu bitirmek için 100 kredi gereksin. Öğrenci de zekası ve çalışma kapasitesi sayesinde bu krediyi dört dönemde alsın. Ona “Seni başarından dolayı kutlarız” demek, ödüllendirmek ve üniversite yolunda başarı dilemek yerine, “Sen okulu iki yılda bitirdin ama biz seni bir yıl daha bu okulda bekletecek ve geride kalanların sana yetişmesini sağlayacağız” deniyordu. Bunun insafla ilgisi bulunmadığı gibi rasyonel bir yanı da yoktu.

Ancak Talim Terbiye Kurulu’nun kararının satır aralarında imam-hatipli çocuklara karşı verilmiş olduğuna ilişkin bir “devrimci zehir” hemen ilgili ve duyarlı muhitlere fısıldanıverdi. “İmam-hatip öğrencileri 8 dönemlik okulu 6 dönemde bitiriyor ve dolayısıyla 4 yıllık okuldan üç yılda mezun olabiliyorlardı. Bunun önünün alınması lâzımdı. Bu sistem imam-hatip okulu öğrencilerine bir yıl kazandırıyor ve onların üniversiteye bir yıl önce girmesini sağlıyordu. Bu önlenmeliydi.” İşte 8 dönemlik okulu en az 7 dönemde bitirme kuralı bu mantığın ürünü olarak geldi. Ancak sadece imam-hatipler hedef alınmış görünmesin diye 6 dönemlik okulların da 5 dönemden önce bitirilmemesi kuralı getirilerek, 3 yıllık okulların da iki yılda bitirilmesi önlenmiş, böylece imam-hatiplere yönelen kılıç, liselerin de boynunu vurmuş oldu.

İşte şimdi Bakanlık, Talim Terbiye Kurulu’nun bu kararının uygulamasını durduruyor ve bize göre, “başarılı” gençleri bir kıyımdan kurtarıyor. Daha ötede ülkeye seneler kazandırıyor. Düşünebiliyor musunuz. Türkiye eğitim cehennemi bir ülke. İlkokula 1000 kişi giriyor, üniversiteden sadece 7 kişi mezun oluyor. GAP televizyonu bir bilgi yarışması yapıyor. 12 sorudan bir tekini bilen lise birinci oluyor. Üniversite sınavında binlerce kağıt sadece sıfır alıyor. İşte “başarı”nın bu seviyede olduğu bir eğitim ortamında, bir de statüler cehennemi oluşturup, soluklu gençlerin önünü kesmek cinayet değilse nedir? Bakanlığı, akıl dışı bir uygulamayı durdurduğu için kutluyorum. Başarılı öğrencilerin önünü açmak için süper lise, Anadolu lisesi arayışlarının geliştiği bir ortamda, başka türlü davranmak zaten mümkün değildi.

Bu arada bakanlığı bir başka kararından dolayı yine kutluyorum: O da, diplomalara fotoğraf koyma zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Bu kararın, öncelikle imam-hatiplerdeki kız öğrencileri ilgilendirdiği hemen tahmin edilecektir. Çünkü fotoğraf uygulaması, öğrenciyi ya başı açık fotoğraf verme, ya da diplomadan vazgeçme gibi bir tercihle karşı karşıya bırakıyordu. Yani ölümlerden ölüm beğen gibi bir durum. Bakanlık şimdi, fotoğraf mecburiyetini kaldırarak, bu öğrencileri giyotine girme psikolojisinden kurtarıyor. Evet, kutluyorum.

Bu cinayetin bazı üniversitelerde hâlâ devam ettiğini, örtüsüz fotoğraf vermediği için mezuniyeti üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ diplomalarını alamayan bayan öğrenciler bulunduğunu bildiğim için, bu kararın Türkiye için anlamlı olduğunu vurgulamak istiyorum. Düşünün ki, 8 yıl önce mezun olmuş bir doktor hanım, sırf fotoğraf krizi sebebiyle hâlâ mesleğini icra edemiyor. Devlet gırtlağına basmış, ya inançlarından ya hizmetten vazgeç, diyor. O da inançlarından vazgeçmediği için, ona verilen 17 yıllık eğitim emeği canlı canlı toprağa gömülüyor. Akıl mı bu, insaf mı, iz’an mı? Yoksa Türkiye, ürettiği enerjiyi toprağa verecek kadar kaynakları zengin bir ülke mi? Maddî kaynakları, insan kaynakları? Maalesef öyle değil. Türkiye şartlarında bu tavır, daha ağır bir ifade kullanmamak için belirteyim ki, gerçek bir savurganlıktır.

Başörtülü üniversite öğrencisi okul birincisi olduğunda ödül verilmeyen bir ülke olmak güzel midir? İmam-hatip öğrencisi üniversite giriş sınavlarında şampiyon olmuşsa, bu başarıdan dolayı gayızla yutkunmak insaf ölçülerine sığar mı?

Türkiye eğitiminin bina ihtiyacı olduğunu bilmeyen yok. Devlet, “okul yaptır” diye kampanya yürütüyor. Cumhurbaşkanı okul yaptıranlara madalya takıyor. Ama hazır bekleyen imam-hatip okullarının açılması için ya seçim yatırımı, ya da başka bir halk korkusu gerekiyor.

Açılan imam-hatipler ise öğretmen sıkıntısı ile kıvranıyor. Geçen hafta sonu Kayseri’deydik ve dernek yöneticileri bize okulda 163 öğretmen açığı bulunduğunu bildirdiler. Elbet bunlar bakanlığa da bildiriliyordur. Bu 163 öğretmenin girmesi gereken dersler boş geçiyor. Nedendir bu? Bu eğitim yapısından sağlık ve başarılı nesiller nasıl yetişsin?

Bunların özünde bir şey var: İslâm korkusu o. Hepsinin özünde o var. İmam-hatiplinin hayata bir sene önce atılmasından endişe ediliyor. İmam-hatipli sayısının artmasından endişe ediliyor. İmam-hatiplinin devlet bürokrasisinde etkin konumlar edinmesinden endişe ediliyor. Başörtülü öğrencinin başarılı olup hayata atılmasından endişe ediliyor. Daha ötede, İslâmî duyarlığı belirgin insanların devlet üzerinde etkili olmasından endişe ediliyor. Neden? Sadece İslâm korkusundan…

Bu korku, bu ülkenin gerçekleri içinden çıkmış olamaz. Yani Türkiye’nin hayrı bunu gerektirdiği için İslâm’dan korkuluyor olamaz. Çünkü İslâm bu ülkeye sadece izzet, şeref ve büyüklük kazandırmıştır. Türkiye tarihinin en güzel günleridir İsl

âm günleri. İslâm’dan ne zarar gördü Türkiye? Tüm tarihi tarayın, İslâm onurdan başka ne verdi Türkiye’ye?

Dikkat edilirse, bu korkuyu paylaşan ikinci bir kutup Batı dünyasıdır. Batı ile Türkiye’nin pek çok konuda, özellikle de Türkiye’nin hayatî çıkarlarını ilgilendiren alanlarda ihtilâfı var. Ama İslâm korkusu üzerinde, Türkiye’de devlet üzerinde etkili bir çevre ile Batı’nın politikaları buluşuyor. Hatta Batı, İslâmî yükselişi önleme konusunda Türkiye yöneticilerine açık-gizli baskılar yapıyor. Burada bir çarpıklık var ve bunun anlaşılması gerekir. İmam-hatiplere, genel İslâmî yükselişe karşı uygulamalar neden Batı’yı sevindiriyor sorusunun doğru cevaplandırılması gerekir. Bu sorunun doğru cevabı, Türkiye’yi sevenlerle, Türkiye’de Batı hesabına çalışanlar için gerçek bir ayıraç olacaktır.

Aslında akıl, mantık, iz’an ve insaf çizgisi Türkiye ile İslâm’ın en ileri derecede sentezini gerekli kılıyor. İslâm’ın önünü kesici her hareket, Türkiye’ye vurulan darbenin, veya Türkiye’ye karşı oluşturulan politikaların bir parçasıdır.

Türkiye’nin imam-hatiplerin sayısının çoğalmasından ve bu okulları bitirenlerin devlet kurumlarında görev almalarından korkmasının hiçbir mantığı yok. İmam-hatiplerin diğer liselerden tek farkı, dinî eğitim konusunda sınırlı bir yüzde farkıdır. O fark, burada okuyan çocuklara sorumluluk duygusu, insan sevgisi, fedâkârlık gibi çok olumlu özellikler halinde yansıyor. O fark oranında bir dinî eğitim, aslında bu ülkenin bütün çocukları için gereklidir. Böyle bir artı dinî eğitimin ülke gençliğine vereceği, ülke sevgisi, sorumluluk duygusu ve olumlu ideallerdir. Ben merkezci, içi boşaltılmış ve kısır zevklerden başka dünyası kalmamış bir gençlik akımına karşı, Türkiye’nin aradığı ve ihtiyaç duyduğu da böyle bir gençlik değil midir?

İmam-hatiplerde bir başarı tırmanışı olduğu doğrudur. Bunda belki onları çağın çözücü atmosferine karşı koruyan İslâmî ölçülerin etkisi var. Belki ülkeyi içinden geçtiği zor şartlardan kurtarma gibi bir misyon yüklenmesi var… Bunlar suç mudur? İmam-hatipli olsun olmasın, bu vasıfta bir gençliği istemek, Türkiye’yi sevmekle eşanlamlı değil midir? Türkiye, Maykıl Ceksın müritleri mi istiyor, yoksa ülkenin geleceğini dokuyacak iradede, şuurda, ahlâkta bir nesil mi?

Hadiseye sadece “Bunlar gelir, bizim yerimizi alır” tarzında bakan menfaat çeteleri imam-hatip nesline düşmanlık için potansiyel bir gerekçeye sahiptir. Ama Türkiye’yi sevenlerin imam-hatip nesline düşmanlığı, abesle iştigal değilse, Türkiye düşmanlarının oyununa gelmek olur, o kadar.

Bakanlığın kararı, imam-hatiplerdeki başarılı öğrencilerle birlikte, diğer orta öğretim kurumlarındaki tüm çocukların da önünü açmıştır. Fotoğrafsız diploma uygulaması, başörtülü tüm kız öğrencileri rahatlatmıştır. Ara seçim öncesinde binası bitmiş bazı imam-hatiplerin açılması eğilimi, o bölgelerin halkını sevindirmiştir. Bunlar üzerine, seçim gölgesi düşüyor gibi görünse de atılan adımın takdir edileceği muhakkaktır. Dileriz Türkiye, bu işleri seçim atmosferlerine bağlı rüşvetler olmaktan çıkarır. Türkiye’nin geleceğini inşa kaygısına bağlı hizmetler haline dönüştürür.

Başörtüsü konusunda bazı üniversitelerdeki yobaz kısıtlamaların da kaldırılması temennimizdir. Dileriz onlar da mahfillerinden çıkıp, asgari olarak Türkiye sevgisinde ve bu sevginin olmazsa olmaz gereğinin İslâm olduğu noktasında İslâmî duyarlık sahibi kesimlerle buluşurlar.

Previous post:

Next post: