Osmanlı döneminde Müslüman-Türk kadınlarının sahneye çıkması yasaktı. Tiyatrolarda Müslüman-Türk kadınları oynamazdı. Azınlık kadınları veya zenneler rol alırdı.
Osmanlı, Müslüman-Türk kadınının sahneye çıkmasını onun “izzetini-onurunu” yaralayan bir hadise olarak görmüştü. İslâm kadını muazzez bir varlıktı. Onun erkeklerin karşısına çıkalırıp, sadece “cinsel obje” özelliğine indirgenmesi, Osmanlı’nın genel insan anlayışına uygun düşmüyordu. Erkek nasıl bir cinsel objeden ibaret değilse, kadın da cinsel obje değildi. Genel İslâm toplumunda erkek de kadın da, fıtrî sosyal fonksiyonlarıyla değer kazanmışlar, cinsel nitelikleri de bu fonksiyonlarla bütünleşmişti.
Çözülme döneminde Batılı değerler ülkemizde yaygınlık kazanınca, kadının konumu da değişti. Sahneye ilk Müslüman-Türk asıllı kadının çıkması önemli bir hadise oldu. Klasik İslâm-Osmanlı çizgisi bundan rencide olduysa da, Batıcı gelişmenin terörü karşısında üzüntüsünü içine gömmek zorunda kaldı. Bir kesim ise bunu, kadın hesabına kazanılmış bir zafer olarak gördü. Daha sonra gelen rejim değişikliğinde de bu kesimin görüşleri sisteme yansıdı ve kadını arenaya çeken bakış açısı hakim oldu.
İlk sahneye çıkan kadından bugüne, meydana gelen gelişme nedir? Kadının sahne macerası nerede noktalanmıştır? Bunu bugün görebiliyoruz. Evet, bir bölümü halen tiyatro sahnelerindedir ve kadın onuru açısından hangi noktada oldukları araştırmaya değer. Bir bölümü ise podyumlarda, ekranlarda Rus asıllı mankenlerle et pazarlamakta yarışmaktadır. Otomobil lastiğinden diş macununa kadar her mala cinsel boyut katmanın aleti haline getirilmiştir. Kadının bedeninin en süfli tarzda istismarı söz konusudur. Bir bölümü diskoteklerde müşteri çekmek için sapık gösterilerin malzemesi olmuştur. Kafeste yaptırılan striptizler, çırılçıplak çamur güreşleri, sado-mazohist gösteriler vs… Bir bölümü genelevdedir. Sahne ve artistik tutkusu ile yola çıkıp, yollarda kalanlardır bunlar. Kadın bedeninin üç kuruşluk metaa dönüşmesinin örnekleridir. Bir bölümü pavyonlardadır. Sarhoş mezesidirler. Nerede kadın onuru? İslâm-Osmanlı terbiyesi, iç çamaşırını kadın için değil, erkek için bile uluorta söz konusu etmez. Bu, o toplumun haya, izzet ve haysiyetine sığmaz. Şimdi ise kadın, iç çamaşırı ile podyuma çıkıyor. Bu bir izzet göstergesi midir?
Osmanlı kadınının da cinselliği vardır. O da sever, sevilir, ev-yuva kurar, mutlu olurdu. Ama o, çocuğunun anası, zevcinin sığınağı idi. Evet, cinsel özgürlük kelimesi ona yabancıydı. Ama o dönemin erkeği de bugün anlaşılan manada cinsel özgürlük sahibi değildi. Meşruiyyet sınırı hem erkeği, hem kadını bağlıyordu. Karı-koca arasında o dönemlerden kalma sevgi örneklerini duyduğunuzda derin bir hasretle dolarsınız. Bir arkadaşım, annesini hacca götürmek istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini, sebep olarak da “Oğlum, baban hacca gitmeden vefat etti. Şimdi ben hacca gidip de ahirette ondan farklı bir yerde bulunmak istemem” dediğini naklediyordu. Şu ahiret inancındaki saflığa, şu sevgideki duruluğa bakınız.
Cinsel özgürlük dalgası toplumu sardığından beri olan nedir? Şimdi, en uç sapıklıkları basında takip edebiliyoruz. Bunun bedelini de önce kadın ödüyor. Cinsel özgürlük adına yaşanan, gerçek bir insanlık çürümesidir. Buraya sapıklığın boyutlarını yazmak niyetinde değilim. Ama bu konuda havsala ve insanlık sınırlarının zorlandığı muhakkak. Eğer ölçüyü ortadan kaldırmışsanız, ölçüsüzlük için sınır yoktur. Eğer insanın cinsî yönelişleri için ölçüyü kaldırmışsanız, en iğrendirici gelişmeleri beklemelisiniz. İşte, önce komünler içerisinde yaşanan, gittikçe yaygınlaşıp toplum içinde tartışma zeminleri edinen ve şimdi de tüm karşıtlarını saf dışı bırakacak bir cerbeze kazanan sapkınlıklar bugünün gerçeğidir. Herşey, her şey konuşuluyor. Albert Camus “Cinayete gerekçe bulunan bir çağda yaşıyoruz” diyordu. Evet, şimdi tüm iğrençliklerin bir gerekçesi var. İnsanoğlu, her iğrençliği “özgürlük” kılıfı ile yaşanır hale getirebiliyor. Bir gün alınlarına “Fahişe olmak suç mu?” bandı yapıştırmış kadınlar caddelerde yürümüştü. Suç değildi bu sisteme göre. Ama böyle, yollarda yürüyüş yapılması gereken onurlu bir iş de değildi. Ama o soru tüm topluma karşı soruldu. Şimdi başka sorular soruluyor: Zina suç mu? Evlilik dışı ilişki suç mu? Gayri meşru ilişki sonucu gebe kalınan çocuğu öldürmek suç mu? Homoseksüellik suç mu? Çocuk yaşta kızları pazarlamak suç mu? Bu sorular zaman içinde çoğalacak. Ve ortaya her şeyin serbest olduğu bir hayvanlar toplumu çıkacak. İşte o toplum için İslâm, “hayvandan daha aşağı” tanımını yapıyor. Çünkü hayvanın insiyakî ve o sebeple de sınırlı “özgürlükler”inden söz edilebilirken, ölçülerden sıyrılmış bir insanın sapkınlığına sınır yoktur.
Amerika’da aile içi fuhuş senelerdir bir toplum yarası. Yüzde 60′ı boşanmış ve yeniden birleşmiş ailelerden oluşan bir toplum, eğer bir de insanî ölçülerini yitirmişse, orada sapkınlıkları önlemek mümkün olmaz. Amerika’da bir zenci mahallesinde 100 tür aile (!) biçimi tesbit edilmiş. Özgür toplum! Herbiri bir sapkınlık çığırı. Bu sapkın örnekler, bizde de haftalık dergi kapaklarına çıkmıyor mu artık? Demek Batılılaşıyoruz!
Bunun bedelini öncelikle kadınlar ve çocuklar ödeyecek. Çünkü ölçülerden sıyrılmış bir dünya, “güç”ün dünyasıdır. Kim güçlü ise, kanunu o koyar. Ölçü onun nefsidir. Cinsel özgürlük masalı, kadın için bir kurt masalıdır. Bir kırmızı başlıklı kız masalıdır. “Cinsel özgürlük” gibi bir elma şekeri ile kadının izzeti gasbedilmiştir. Ardından çocuğun sefaleti gelecektir. Eğer kürtajdan canını kurtarabilmişse, yaşarken, tüm kadın-erkek ilişkisini cinsel boyutta bitiren ailesiz bir dünyayı paylaşmak, daha doğrusu bu sorumsuzluk anaforunda savrulmak zorunda kalacaktır.
Kadını da, erkeği de, çocuğu da, tüm toplumu da kurtaracak olan, insan fıtratına uygun ölçüdür. İslâm bu ölçüleri belirlemiştir. İslâm, erkek ile kadın arasındaki mahremiyet çizgilerini çizerken bile öncelikle “kadının izzetini” gözetmiştir. (Ahzab Sûresi, 59) Eğer dava kadın onurunu savunmak ise, ona İslâm’ın dünyası gereklidir.
Kanaatimizce kadın için savaş verenler, uzunca bir süredir, yanlış kulvarlarda koşuyorlar. Bir kere İslâm karşıtı haline getirilmeleri, yanlış kulvara girmelerinin başlangıcıdır. Ondan sonrası zaten peşpeşe gelecektir, gelmiştir. Şimdi, bazı duyarlı kesimlerde, kadının sömürülmesine karşı tepkiler oluşmaktadır. Kadın cinselliğinin bir sömürü aracı, bir sermaye olarak kullanılması tepkiyle karşılanmaktadır. Bu, doğru çizginin tesbitinde bir merhaledir. Bize göre, yola kadının izzetini aramak için çıkılır ve yanlışlar ayıklanırsa, İslâm’ın iklimi bulunacaktır. Yanlışları ayıklamak kolay değildir. Çünkü kadın cinselliğini sömüren korkunç bir medya diktası vardır. TV’lerdeki ikadın pazarı bu diktanın marketidir. Utanç verici, yüz kızartıcı bir cinsellik pazarlamasıdır bu. Bu diktayı aşmak gerekiyor. Savaş verilecekse bunun savaşı verilmelidir. Bu dikta aşılabilirse, onun ardında İslâm’ın arı-duru iklimi vardır.
Bir açıklama
“Kadının onurunu savunmak” başlıklı yazım, Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanmıştı. Geçtiğimiz hafta, tesadüfen elime geçen Kemalizm isimli bir dergide de (Eylül 1994 sayı 386, s. 5) yer aldığını gördüm. Şaşırdım. Benden herhangi bir izin alınmamıştı. Dergiyi aradım, sorumlu olarak karşıma Ali Haydar Yeşilyurt çıktı. Kendisine yazımı neden benden izinsiz kullandıklarını sordum. Böyle bir dergide yazımın yayınlanmasını istemediğimi bildirdim. Yeşilyurt bana, Kemalizm’in erdemlerine ilişkin “aba altında sopası da bulunan” uzunca bir nutuk çekti. Yazının yayınlanmasından kendisinin haberinin bulunmadığını, yayınlandıktan sonra gördüğünü, “belki de arkadaşlarının yazının başlığına bakıp, herhalde iyi bir yazıdır” diyerek aldıklarını söyledi. Bir şey daha söyledi. “Zaten bu yazının yayınlanması üzerine genelkurmaydan ve emekli askerlerden tepkiler aldık. Böyle bir yazı bu dergide nasıl yayınlanabildi, dediler” dedi. Derginin jeneriğinde “yazı kurulu” olarak uzunca bir emekli asker listesi yer alıyor. Başında da 12 Mart’çı Muhsin Batur… “Askerlerin tepkisi” gerçek bir tepki mi, yoksa Ali Haydar Yeşilyurt’un bir pazarlaması mı, tabiî üzerinde düşünülmeye değer. “Ali Haydar Yeşilyurt’un pazarlaması mı?” sorusunu soruyorum, çünkü bu dergi, yurt içinde ve dışında “askerin dergisi” olarak pazarlanıyor. Bu arada yurt dışından, bir süre önce bir yakınımın “Askerlerin çıkarttığı bir dergi varmış. Adı Kemalizm’miş. Bu dergiye abone yapmak istiyorlar. Acaba abone olmazsak fişlenir miyiz?” diye endişe dolu sorular sorduğunu hatırlıyorum. Bana karşı “askerler tepki gösterdiler” “müeyyidesi”ni kullanan birisi, acaba halka karşı ne yapıyor, diye düşünmeden edemedim. Anlaşılıyor ki, birileri Kemalizm’in rantını devşirmeye çalışıyor.
Bunu böylece tesbit ettikten sonra, kendi hesabıma, muhtemel yanlış anlamalara karşı Kemalizm dergisi ile hiçbir ilişkimin bulunmadığını açıklamayı bir görev telakki ettim. Ancak, Kemalizm dergisinin iktibas ettiği yazım tamamen bana aittir. Dilerim Kemalizm okuyucularına da yararı dokunur. Bu yazının, “Ebedi Risalet ve Aile Sempozyumu” düzenlediği bir zamanda, ZAMAN’da da yer almasını faydalı buldum. İlgilerinize sunuyorum.
facebook
twitter