Yalta sendromu

Ekim 5, 1994

in Zaman - Haftalık Yazılar

Rusya, Tacikistan’ı bombaladığı zaman, “köktendincilerin ayaklanması”nı ezdiği gerekçesiyle Türkiye’de kimilerinin gözleri parıldamıştı.
TRT bile haberi böyle gizli bir sevinç duygusu içinde vermişti. Oysa Tacikistan müdahalesi, Sovyetler’in dağılmasından sonra, Rusya’nın nüfuz alanlarının sınırlarını çizme ve yeniden süper güç olma stratejisinin ilk uygulaması idi. Rusya ilk defa, Tacikistan’daki İslâmî yükselişi bastırdıktan sonra, “Asya’da ilgisiz kalamayacağı bir nüfuz alanı bulunduğu”nu açıklamıştı: Asya’da bulunan Rus nüfusu ihmal edemezdi, bir. Ekonomik, stratejik ilişkileri birdenbire kesmek mümkün değildi, iki. Öyleyse eski Sovyetler Birliği bünyesinde bulunan ülkeler, yeni bir entegrasyon oluşturmalı ve bağımsızlığa yumuşak bir geçiş sağlanmalıydı. Bağımsız Devletler Topluluğu da böyle ortaya çıktı. Asya’da İslâmî yükselişe karşı ortak cephe yaklaşımı, Rusya’nın bu tavrına sempati geliştirmese bile, en azından müsamaha sağlamış oldu. TRT’nin, gizli bir sevinç yansıttığı Tacik Müslümanlar’ın yokedilmesi olayına, Batı’nın tepki göstermesi beklenemezdi.

Tacikler’in ezilmesinden bu yana, Rusya’nın bölgeyi kontrol noktasında ciddi hamleleri oldu. Bunun için önce Türkiye’nin önünü kesti, sonra yer yer kuvvet kullandı, sonra da diplomatik girişimlerle uluslararası planda kendi yaklaşımına meşruiyyet kazandırdı.

Türkiye, Sovyetler’in dağılmasından sonra her nasılsa “21. asrın Türk asrı olacağı” ve “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan bölgenin yeni bir dünya oluşturacağı” gibi ümid iklimleri oluşturmuştu. Rusya, Azerbaycan, Kafkasya ve Orta Asya’daki kombinezonlarıyla, bu sözü Türk yetkililere geri yutturdu. Öyle ki, Özal’ın vefatından sonra, önce Cumhurbaşkanı Demirel, bu sözün Ruslar’ı tedirgin edecek bir anlamı bulunmadığını ifade ederek, sonra da Başbakan Çiller, Moskova yolunda bu sözün yanlış olduğunuitiraf (!) ederek Rus tehdidine boyun eğdiler. “Rusya’ya rağmen birşey yapamayacağımız” tezi Demirel’in kadim tezi idi ve Rusya’nın bu gedikten geçip, eski sömürgelerinin üzerine yeniden oturması zor olmazdı.

Yukarda Rusya’nın Azerbaycan, Kafkasya ve Asya’daki kombinezonlarından söz ettik. Bu, resmen kuvvet kullanmaydı. Rusya iç karışıklıkları kullandı, yönlendirdi. (Azerbaycan örneği) Rusya ülkelerarası çatışmaları kullandı, yönlendirdi. (Tacikistan örneğinde, Azerbaycan-Ermenistan, Gürcistan-Çeçenistan örneğinde olduğu gibi) Cinayetler işletti. (Azerbaycan’da şu sıralar yaşandığı gibi) Sonunda herkes Rusya’nın mesajını kavradı ve Rusya dilediği yapıyı empoze etti.

Ve Rusya, diplomatik hamlelerle, bölgedeki stratejisini uluslararası arenada onaylattı. Bunun ilk adımı BM’de, eski Sovyetler Birliği’nden boşalan Güvenlik Konseyi sandalyesine oturmaktı. Amerika’nın inisiyatifinde bunu sağladı. Sonra arkası geldi. Amerika, Asya’daki yeni yapılanmayı değerlendirirken Türkiye ile Rusya arasında bir tercih arayışında oldu mu? Belki Özal zamanında ibre Türkiye’den yana idi. Çünkü Özal, meseleye asılıyor ve Türkiye merkezli projeler geliştiriyordu. Ama Özal’ın vefatından ve Demirel-Çiller ikilisinin Rusya’ya inisiyatif önceliğinitanımasından sonra, ibre tamamen Rus tarafına kaydı. Buna bir de Türkiye’nin terör-ekonomi batağıylaboğuşması sonucu ortaya çıkan içe kapanma eklenine, Rusya, Amerika’nın bölgedeki iş ortağı oluverdi. Yeltsin, Rusya’ya demokrasiyi ve serbest piyasa ekonomisini getirecek adam olarak görüldü Waşington’da… Arkasından gelsin Yeltsin’i güçlendirecek projeler…

Bir ara Demirel, Amerika’nın Bağımsız Devletler Topluluğu’na 24 milyar dolarlık bir kredi öngördüğünü, bunun önemli bir kısmının Asya’daki Müslüman-Türk topluluklarına tahsis edileceğini bildirmişti. Ümit bu ya… Ancak bugün, o 24 milyar doların tümünün Moskova’nın emrine tahsis edildiğini biliyoruz. Asya’nın payına ise, beklemek, çok beklemek düştü.

Geçtiğimiz hafta, Yeltsin, Waşington’daydı ve cümle âlem, Yeltsin ile Clinton arasında, yeni bir nüfuz alanı paylaşımı gerçekleştiğini, yani Yalta sendromunun, bir kere daha dünya gündemine geldiğini düşünüyordu. Amerika’nın Panama’sı, Haiti’si, Somali’si veya Körfez’i vardı. Rusya’nın ise Azerbaycan’ı, Kafkasya’sı, Gürcistan’ı, Tacikistan’ı… Hatta Kazakistan’ı, Özbekistan’ı…

Bir “arka bahçe” edebiyatıdır gidiyor. Amerika, arka bahçe olarak gördüğü Haiti’yi kendi keyfine göre biçimlendirme yetkisini buluyor kendinde. Rusya, Azerbaycan veya Tacikistan’ı… Gerekçe, Amerika için Haiti’deki yönetim biçimini belirlemek, Körfez’deki stratejik hammadde kaynaklarını kontrol, Somali’deki iç karışıklığı sona erdirmek, Rusya için ise ya Rus ırkının güvenliğini sağlamak, ya da sömürge döneminden kalma ekonomik ve askeri bağlantıları yeniden düzene koymak… Herkes biliyor ki, bunlar işin görünen yüzü. Aslında gerekçe aranıyor ve bulunuyor. Ama gerçekte bir statü oturuyor: Dünyada, Amerika’nın, gerektiğinde kuvvet kullanarak kontrol edeceği bir alan olsun. Rusya’nın böyle bir alanı olsun. İngiltere’nin nüfuz alanı ile Amerika’nın payı üstüste çakışıyor. Ruanda, Fransa’nın “benim de arka bahçem var” dediği bir örnek… Almanya, orta-doğu Avrupa’da etkinlik arayışında…

Bu nüfuz mücadelesi, yer yer dramatik sonuçlar üreterek gelişiyor. Azerbaycan’da zirve noktalarda üst üste gerçekleşen cinayetler, Rusya’nın hedeflerini infazda ne kadar gözükara olduğunu gösteren örnekler halinde… Amerika Haiti’ye asker çıkarıyor, Bosna’daki katliama göz yumuyor vs…

Buna karşılık Türkiye, yakın bir süre için inisiyatifi elinden kaçırmış durumda. Yalnız Türkiye değil, İran, Suudi Arabistan gibi isimlerinden strateji sahibi ve birbirine rakip ülkelermiş gibi söz edilen İslâm ülkeleri de politika inşa edemiyor. Azerbaycan petrolü için kurulan konsorsiyumda Türkiye’nin payı yüzde 1.75, İran ve Suudi Arabistan hiç yok. “Suudi Arabistan kendi petrolünde ne kadar var ki?” diye bir soru sorulsa o da anlamlı bir soru olurdu şüphesiz. Elhasıl, İslâm dünyası özneyi değil, nesneyi oynuyor.

Bu gelişmeler karşısında Amerika’yı suçlamak mümkün tabii, Amerika, tıpkı Yalta’da olduğu gibi Rusya’ya yeniden büyük devlet payesini armağan ediyor. Bu, Amerikan yönetiminin tarihi bir hatası.

Burada Rusya’yı da, emperyalist hedeflerden vazgeçmemesi sebebiyle suçlamak mümkün.

Ama işin düğüm noktası İslâm dünyasındadır. Bilinen bir gerçek var ki, diplomasi kuvvetle icra edilir. İslâm dünyası ise bir kuvvet oluşturmuyor. Tek tek kuvvet oluşturamıyor, bir araya da gelemiyor. O zaman Ortadoğu’da da nesne, Asya’da da Avrupa’da da nesne halinde kalıyor.

Yukarda Türkiye’nin inisiyatifi “yakın bir süre için” kaçırdığını vurguladık. Yani uzun vadede umut vardır. Umudun da kaynağı, bizzat oluşan global yapının zaafıdır.

Zaaf şuradadır: Ortadoğu’daki çarpık düzenin devamı, yükselen İslâm dalgasının bastırılmasına, Asya’daki çarpık düzenin devamı ise, oradaki insan unsurunun şahsiyetinin tam billurlaşmamasına ve “sömürge zihniyeti”nin devamına bağlıdır. Ortadoğu’da “İslâmsız yönetimler”e imza attırılmıştır. Asya’da Rus korkusundan henüz kurtulamamış topluluklara bir statü empoze edilmiştir.

Bu yapının ilanihaye devamı mümkün değildir. Bu çağda özellikle mümkün değildir. Çünkü iletişim imkânları, toplumları sür’atle yeni bilgilere vakıf hale getiriyor, yeni bir şuurla donatıyor. Bosna gerçeğinin oluşturduğu şuur diriliği neden Ortadoğu’ya yansımasın? Ortadoğu Cezayir’i sorgulamayacak mı? Mübarek’in attığı imzanın halk tabanı var mıdır? Asya’da mankurt modeli, yakın zamanda yaşanacak bilgi bombardımanına rağmen devam edebilir mi? Halkoyu şuurlanıp, etkisini artırdıkça, yönetimler, Rus baskısına karşı direnç kazanmayacaklar mı? Zamanla Asya’da Rus lejyoneri halinde bulunan nüfus kümeleri, yoğun hesaplaşmaların hedefi olmayacaklar mı? Bugün ordusuz ve moralsiz bir Azerbaycan’ı pusturan Rusya, şuurla ve inançla donatılmış bir Azerbaycan karşısında aynı rahatlıkla sömürgecilik yapabilecek mi?

Hayır, bu sömürgecilik çağı uzun sürmeyecek. Amerika, koca Asya’yı Ruslar’a sattığı için hiç de iyi etmedi.

Rusya bir bombanın üstündedir.

Ortadoğu’da İslâmsızlığa oynayan tüm güçler, çok kötü bir yanılgının içindedirler. Ortadoğu’da İslâm’ın yükselişi, gerçek bir anti emperyalizm tarzında boy salıyor ve bunun kitlelerle buluşması önlenemez. Ortadoğu’da bir hesaplaşma yaşanmaması mukadderdir.

Türkiye, hem sistem, hem stratejik hedefler itibariyle Batı’ya ayarlı çizgisinin sonunu görmüştür. Çok büyük zaaflar geçiren Rusya, bizzat Batı’nın kuvvet şurubu ile, bir dev haline dönüştürülmüş ve Türkiye’nin tepesine dikilmiştir. İnsan, acaba kuzeyde Rus devi, güneyde İsrail prangası, büyüyen İslâm varlığına karşı kullanılmak üzere geliştirilmiş bir Batı silâhı, bir “yokedici” mi diye düşünmeden edemiyor. Yükselen İslâm dalgasının bastırılmasına, Asya’daki çarpık düzenin devamı ise, oradaki insan unsurunun şahsiyetinin tam billurlaşmamasına ve “sömürge zihniyeti”nin devamına bağlıdır. Ortadoğu’da “İslâmsız yönetimler”e imza attırılmıştır. Asya’da Rus korkusundan henüz kurtulamamış topluluklara bir statü empoze edilmiştir. Rusya, bizzat Batı’nın kuvvet şurubu ile, bir dev haline dönüştürülmüş ve Türkiye’nin tepesine dikilmiştir. İnsan, acaba kuzeyde Rus devi, güneyde İsrail prangası, büyüyen İslâm varlığına karşı kullanılmak üzere geliştirilmiş bir Batı silâhı, bir “yokedici” mi diye düşünmeden edemiyor.

Previous post:

Next post: