Avrupa ve çarpıklıklar

Aralık 28, 1994

in Zaman - Haftalık Yazılar

Avrupa ile ilişkilerde önemli çarpıklıklar bulunduğu, gönüllü Avrupa lobisi dışındaki hemen herkesin ortak kanaati.
İlke olarak Avrupa ile bütünleşmeden yana olanlar bile, bu çarpıklıkları görmezden gelemiyorlar. 6 Mart’taki randevu öncesinde tüm Avrupa lobisi şartları olgunlaştırmak için seferber olmuşken, birisinin de bu çarpıklıkları dile getirmesi gerektiğini düşündük ve bu yazıya başladık.

Bir kere temel çarpıklık, Avrupa ile bütünleşmenin hangi amacı gerçekleştireceği noktasında görülüyor. Bu noktada konu ile ilgilenen taraflara sunulan tercih malzemeleri aynı değil; hatta çoğu zaman çelişkili.

Meselâ, Avrupa’ya Türkiye’yi kendi bünyesi içine alması telkin edilirken kullanılan malzeme şu: “Eğer Türkiye’yi bünyenize almazsanız, Türkiye’de köktendinci İslâm gelişir, bu da, ülkedeki laik sistemin tehlikeye düşmesi ve Türkiye’nin Ortadoğu’ya kayması, belki de lider konumuna gelmesi sonucunu doğurur. Böyle bir sonucun Avrupa için ne kadar olumsuz özellikler taşıdığı açıktır. Öyleyse Avrupa Türkiye’yi İslâm’ın kucağına itmemek için kendi bünyesine almalı.”

Avrupa başkentlerinde ve AB platformlarında vurgulu bir tarzda işlenen bu tez, İslâm dünyasına hitab ederken “Biz İslâm dünyasının haklarını Avrupa’da temsil etmek üzere Avrupa Topluluğu’na girmek istiyoruz” şekline dönüşüyor.

Bu tez, Türkiye kamuoyunda da kullanılmıyor, çünkü Türkiye’de prim yapacak bir tez değil. Aksine tepki toplayacak bir yaklaşım. Öyle olunca, Türkiye’de kullanılacak malzemeler değişiyor. Burada kullanılan malzeme daha çok “ekonomik ve diplomatik yalnızlaşma tehdidi” çevresinde dönüyor. Bu bütünleşme içinde yer alamazsak, dış ticaretin önemli bir bölümünü Avrupa ile yapan Türkiye ciddi bir ekonomik darboğaza sürüklenir. Ayrıca yanıbaşında oluşan bir bütünleşmeye dahil olamadığı için dünyada yalnız kalır. Treni kaçırır. 21. yüzyılı yakalayamaz. Burada işlenen temanın özü, toplumdaki Avrupa’ya ilişkin kuşkuları gidermeye, daha ötede toplumda istekli alıcı psikolojisi oluşturmaya yönelik. Kullanılan malzeme ise daha çok korku boyutu taşıyor. “Avrupa’dan dışlanırsak, başımız belâya girer, coğrafî bütünlüğümüzü bile korumakta zorlanabiliriz” tarzındaki bir yaklaşımın satır aralarında devreye sokulduğu nasıl gözardı edilebilir? Türkiye kamuoyunu AB’ye yönlendirmede ikinci boyut, havuç politikasının uzantısı. Orada da AB ile bütünleşme sağlanırsa ithal malların daha ucuza ülkeye gireceği, böylece kalitenin ucuza alınacağı, yerlinin gümrük saltanatının sona ereceği temaları işleniyor. Ancak aynı konu Avrupa başkentlerine, “Bizi bünyenize alırsanız, Avrupa’nın önünde 60 milyonluk yepyeni bir pazar oluşacaktır. Üstelik bu pazar Avrupa’yı Ortadoğu’ya ve Asya’ya taşıyacak bir atlama taşı hüviyetinde olacaktır…” şeklinde sunuluyor.

Bütün bunlar, derin çelişkiler taşıyan yaklaşımlardır ve bir yerde bunların karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır.

Avrupa ile ilişkilerde diğer önemli çarpıklık, pazarlıkta ortaya koyduğumuz tavırdan kaynaklanıyor. Avrupa ile pazarlıkta verilen görüntü bu ilişkiye mahkûm ve mecbur olduğumuz görüntüsüdür. Böyle bir görüntüde arzulu tarafın daha yüksek bir maliyet ödemesi kaçınılmazdır. O yüzden de Avrupa, gönülsüz satıcı haline gelmiş, Türkiye-Avrupa ilişkisini, Türkiye’nin ödemesi gereken bedeller noktasında kilitlemiştir. Aslında bu, bugünün olayı da değildir. Macera belki taa Türkiye’nin medenileşmeyi Avrupalılaşma şeklinde anladığı zamandan başlıyor. Sonra Türkiye-AET Ortaklık Anlaşması’ndaki Türkiye lehine maddelerin hep savsaklanması döneminden bugünlere geliyor. Petersburg Büyükelçiliği’nden Kaptan-ı Derya olarak İstanbul’a gelen Halil Rıfat Paşa, Padişah İkinci Mahmud’a “Avrupa’ya benzemezsek Asya’ya çekilmeye mecburuz” diyordu. Şimdi de, “Avrupa Birliği’ne girmezsek 21. yüzyıla giden treni kaçırırız” diyoruz. Bu psikolojiyi Avrupa diplomasisi çok iyi tanır ve çok iyi kullanır.

Avrupa Topluluğu bugüne kadar katma protokol ve mali protokolün kendi üzerine yüklediği belli başlı sorumluluklardan kaçmış. Mali protokolü devreye sokmamış, Türkiye’ye vermesi gereken yardımı vermemiş, işçilerin serbest dolaşımını kabul etmemiş, tekstil ürünlerine kota uygulamış… Ama Türkiye’nin önüne dağlar yığan da yine Avrupa…

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jacques Delors, “Avrupa Birliği bir Hıristiyan topluluğudur. Onun kültürünün köklerinde Roma Hukuku ve Yunan düşüncesi vardır” dedi. Aslında bu, Türkiye’ye “Siz bu topluluğa giremezsiniz” mesajı taşıdığı gibi, “Siz bu topluluğa ancak böyle bir kültürel bütünlüğe adapte olarak girebilirsiniz” mesajı da taşıyordu. Ancak Avrupa sevdası -belki Türkiye’nin kültürel kimliği ve İslâm’ın bu noktadaki belirleyiciliği konusundaki bilgisizlik- bu bedelin sağlıklı algılanmasını önledi. Herhalde Türkiye’nin karar noktasındaki kişiler, din konusunda kolay tasarruflarda bulunageldikleri için “canım bu işi kolay hallederiz” deyip geçmişlerdir. Ya da, Fransa’ya cumhurbaşkanı adayı olacak seviyede, üstelik sosyal demokrat bir kişinin koca bir kıtanın kültür köklerini dinle irtibatlandırmasını anlayamamışlardır. Oysa Delors’un tesbiti ile, Türkiye’nin başta verdiğimiz yaklaşımı arasında ortaya çıkan paralellikler dikkatle değerlendirilirse, Avrupa’nın Türkiye’den İslâm’a ilişkin bir bedel istediği anlaşılacaktır. Ama anlayan için…

Türkiye, Avrupa’nın, Bosna konusundaki duyarsızlığını nedense görmek, ya da görse bile bunu Türkiye-Avrupa ilişkisi içinde değerlendirmek istemiyor. Azerbaycan’daki Ermeni vahşeti konusundaki duyarsızlığını da dikkate almıyor. Herhalde Çeçenistan’daki Rus vahşeti konusundaki duyarsızlığını da görmeyecek. Çünkü bizzat Türkiye de, Çeçenistan konusunu Rusya’nın içişleri ile sınırlı bir olay olarak gördü ve kenara çekiliverdi. Biraz duyarlık sahibi olanlar şu soruyu soruyorlar: “Acaba Orta Avrupa’daki vahşetin aktörleri Hıristiyanlar’a karşı Müslüman Boşnaklar olsaydı, Avrupa böylesine suskun kalır mıydı? Ya da Azerbaycan’da Azeriler çoluk çocuk demeden Ermeniler’i kesseydi?.. Ya da Ruslar’ın, basın mensuplarını sınırdışı edip, üzerine çullandığı küçük bir coğrafya parçasında katledilenler Müslüman Çeçenler değil de, Hıristiyan Litvanyalılar olsaydı?..” Bu sorular halkta var, yöneticilerde yok. Belki içlerinde var da, Avrupa Birliği yolu kesilir diye bunu seslendirmekten imtina ediyorlar.

Herhalde Avrupa ile ilişkilerde en çarpık konu, Avrupa’nın, “Kürt Meselesi”nde ortaya koyduğu tavırdır. Bu tavrın, Kürtler’in kara kaşı için olmadığını, Batı’yı birazcık tanıyan herkesin bilmemesi mümkün değil. Asıl gerçek farklı: Cumhurbaşkanı Demirel, resmen, “Bazı dost ülkelerde Türkiye’ye ilişkin yeni haritalar dolaştığı”nı ifade ediyor. Ne demek bu? Türkiye içinden başka devlet çıkarmak demek… Bunun odak noktasının Avrupa’nın Fransa, İngiltere gibi önde gelen ülkeleri olduğu biliniyor. Demek ki Avrupa Topluluğu bünyesinde tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, Türkiye’yi bölmeye yönelik hazırlıklar var. Avrupa’nın bu noktadaki atakları, nihaî olarak, Türkiye’yi zayıf düşürme amacını taşıyor.

Avrupa Kıbrıs’ta atak halinde ve orada da Avrupa’nın yaklaşımı Yunan teziyle paralel seyrediyor. Düşünün ki, Avrupa Mahkemesi, KKTC’nin Avrupa’ya mal ihracını önleyen bir karar alıyor. Rum tarafının AB’ye kabulü noktasındaki süreç hızlı ilerliyor. Kıbrıs’ta Rumlar lehine taviz koparabilmek için, Türkiye’nin ortaklık statüsünü pazarlık masasına koyuyor.

Ve bir başka noktada Patrikhane’nin uluslararası statüsünü yükseltmek için kombinezonlar hazırlıyor.

Bütün bunlar, AB ile bütünleşmede Türkiye’nin önüne pazarlık unsuru olarak konuyor.

Ne yapsın Türkiye?

AB’ye girmek, olmazsa olmaz bir gereklilik ise o zaman “ver kurtul” demek kaçınılmaz politika haline geliyor. Avrupa, Türkiye’yi dönüp dolaşıp gelecek bir alıcı olarak görüyorsa, ona o imajı vermişsek, o da “Nuh deyip peygamber demeyecektir.” O zaman cumhurbaşkanının ve başbakanın “Olmazsa İslâm dünyasına gideriz”, “Türkiye’den korksunlar”, “Birlik, menfaatlerimizi çiğneyerek olmaz” gibi sözleri sadece “blöf” olarak algılanacaktır. Değil mi ki dönüp dolaşıp kapıyı çalan sizsiniz, size bunun bedelini ödetirler…

Avrupa ile ilişki kurulur. Ancak bu, “Türkiye bir Avrupa devletidir” postulası ile yola çıkılarak yapılmaz. Çünkü böyle bir postula yoktur. Hıristiyan Avrupa ülkeleri bile Avrupalılıkları’nı idealize edip, bütün politikalarını böyle bir “tartışılmaz değer”e bağlamıyorlar. İngiltere tartışıyor Avrupa Birliği’ni, ortak parayı, ortak siyasi iradeyi.. başka ülkeler tartışıyor. Bize gelince, bizim her şeyi toptan kabul etmemiz isteniyor. Hem bunu, bizde Avrupa lobisi yapanlar böyle ortaya koyuyor.

Avrupa ile ilişki kurulur, ama eşit eşite ilişki kurulur. Hatta tercih edileni, daha üstün konumda ilişki kurmaktır. Daha doğrusu, ilişki kurmayı onun arzu etmesidir. Nitekim böyle çağları da yaşamışız dünlerde… Ama bugün müzmin aşık gibi Avrupa kapısı önünde sabahlarca, akşamlarca, mevsimlerce, kar kış demeden habire bekliyoruz. Adamlar, Türkiye’nin üzerine kaç flört değiştirdiler, biz yine o kapıdayız. Bundan büyük çarpıklık mı olur?

Türkiye güçlü olmadan Avrupa ile böylesine bir bütünleşme sürecinden hayır umamaz. Güçlü olmanın yolu da, Avrupa’nın istediği hukuk reformlarından geçiniyor. Onun ekonomik hinterlandında yer almaktan geçmiyor. Onun istediği uluslararası ilişkiler statüsünü benimsemekten geçmiyor. Onun istediği toplumsal yapıdan da geçmiyor. Avrupa Türkiye’yi sevmiyor çünkü. Hatta Avrupa, Şark meselesinin nihai çözümünü arıyor ve bu noktada Türkiye ile görülmesi gerekli önemli bir hesabı var.Türkiye, kimliğini, jeopolitiğini, toplumsal yapısını dün güçlü kılan temel iksiri, kültürel ve tarihî akrabalıklarını yeniden değerlendirmek zorundadır. Türkiye alternatifsiz değildir. Bunu görebilmek için ilk şart “Avrupalı olmak” psikozundan kurtulmaktır. Türkiye, öncelikle Avrupa’ya karşı da alternatifleri bulunduğuna inanmak zorundadır. Sadece bu inanç bile, Türkiye’nin bir kişilik gösterisi olarak önünde kapıların açılmasına imkân hazırlayacaktır.

Previous post:

Next post: