İtiraftan idam çıkarmaya kalkınca…

Mart 25, 1999

in Yeni Şafak - Günlük Yazılar

Abdullah Öcalan’ın medyaya yansıyan ifadelerinde ilginç bir bölüm vardı. Hürriyet’in 17 Mart 1999 tarihli nüshasında aktarıyorum:

“Yine sanırım Genelkurmay’ın Toplumsal İlişkiler Başkanlığı’nda çalışan bir Albay Brüksel’deki temsilciliğimize kadar gelmiş ve aynı (ateşkes) önerileri getirmiş. Ben önerilerin ciddiyetine inandım. 1993′te de Özal’ın bu çeşit düşünceleri vardı, ancak o zaman ordu bu konuda hazır değildi. Bana getirilen önerilerde artık ordunun da bu konuya hazırlandığı belirtiliyordu. Bu sebeple ben ateşkesi tek taraflı olarak ilan ettim. Bana söylenen resmen olmasa bile fiilen ateşkes şartlarına bağlı kalınacağı ve aşama aşama önerilerin gerçekleştirileceği idi.” Gazete bu bölümü “ATEŞKES İÇİN BİR ALBAY GELDİ” ara başlığını kullanmıştı.

“APO’nun ifadesi”ndeki bu bölüm, Genelkurmay tarafından hemen yalanlandı. Yazılı açıklama, 19 Mart tarihinde sadece Sabah gazetesinde yer aldı. Haber şöyleydi:

“Genelkurmay Başkanlığı’nın terörle mücadelesini sürdürürken, kanlı terör örgütü PKK’yı bugüne kadar asla muhatap kabul etmediği ve bundan sonra da etmesinin mümkün olmadığı bildirildi. Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nden yapılan yazılı açıklamada, son günlerde bazı gazetelerde ve televizyon kanallarında PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın ifadelerine atfen, “Genelkurmay’ın Toplumla İlişkiler Başkanlığı’nda çalışan bir albayın, PKK’nın sözde Brüksel’deki temsilciliğine geldiği ve bazı önerileri getirdiği” şeklinde, gerçek dışı haberlerin yer aldığı kaydedildi. Açıklamada şöyle denildi:

“Genelkurmay Başkanlığı, terörle mücadelesini sürdürürken, kanlı terör örgütü olan PKK’yı bugüne kadar asla muhatab kabul etmemiştir ve bundan sonra da muhatap kabul etmesi mümkün değildir. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri, kaynağı ne olursa olsun, kendisine yöneltilen ve kamuoyundaki saygın imajını zedelemeye yönelik gerçek dışı iddiaların araştırılmadan basında yer almasından büyük üzüntü duymaktadır…”

Şu sunduğumuz hadise, Türkiye’deki medya-terör ilişkisinde sağlıksız bir görüntüyü yansıtmaktadır. Yakalanan teröristlerin (Şemdin Sakık gibi, Abdullah Öcalan gibi) gizli tutulması gereken hazırlık soruşturması sırasındaki ifadeleri, siyaset ve medya alanında kimilerini vurmak için pazarlandığında, işte böyle TSK’yı rencide eden kazalara da sebep olunuyor.

Genelkurmay, APO’nun askeri kesimle ilgili ateşkes iddialarını yalanladı ve kendi imajına yönelik yıpranma tehlikesini bertaraf etti. Bu da son derece normal.

Ama öte yanda başka bir durum var ki, orada Öcalan’ın ifadeleri, kimi insanlara çok ağır bedel ötediyor.

Sakık’ın ifadelerinin medyada nasıl bir savrulmaya yol açtığı hatırlanacaktır.

Şimdi Öcalan’ın ifadeleri, Erbakan’a yönelik “idam talebinin gerekçeleri” arasında yer alıyor. Evet, yanlış okumadınız: DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, ifadede yer alan şu sözleri aldı ve Erbakan dosyasına ekledi:

“Erbakan 1996′da Başbakan olduktan sonra Suriye’de devletin yakın adamı olan Ağa kod Mervan Zerti ve Suriye’de bulunan benim adamım Delil kod vasıtasıyla bana mesaj gönderdi. Bu mesajda, Güneydoğu’ya ekonomik, siyasî, kültürel açılımlar yapacaklarını bunun için barışın sağlanması ve ateşkes ilânını istiyordu. Ben de kendisine aynı şahıslar vasıtasıyla mektup gönderdim, önerisini olumlu bulduğumu, kabul ettiğimi söyledim.”

Terör başının bu iddiası Erbakan tarafından da yalanlandı. Ancak, bu yalanlama DGM Savcısını etkilemedi ve henüz doğru olup olmadığı kesinleşmemiş bir iddia, bir başka iddianın içine kanıt olarak girdi.

Hadisenin son dönemde Türkiye’deki hukukun işleyişi açısından sıkıntılı bir gösterge olduğunu görmemiz gerekiyor.

Yani yalın mantık, eğer terör başının her iddiası “Erbakan hakkında idam talebi ile dâvâ açıldığı gibi” ciddiye alınması gereken nitelik taşıyorsa, o zaman, diyelim “Ateşkes için Bir Albay Geldi” iddiası için de bir soruşturma açılmasını gerekli görürdü. Ama öyle bir soruşturma yok ve bir Genelkurmay açıklaması, “imaj yıpranması”nı ortadan kaldırmak için yeterli oluyor. Ama konu, DGM Savcısının tavrı da eklenince, Erbakan için uzun bir yıpranma sürecinin parçasına dönüşüyor.

Tabiî burada, kişilik haklarının ihlâli yanında, seçimler öncesinde FP’ye ödetilmek istenen siyasî bedel büyük önem taşıyor. PKK ile irtica arasında kurulmak istenen paralellik ve bunun FP imajına yönelik bir darbeye dönüşmesi… Bu çerçeve, sık sık vurulan fırça darbeleri ile beslenmek isteniyor. Tabiî, hukukun saygınlığı üzerinden verilen ödünlerle…

Bu noktada, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün Yargıtay Başsavcısı’na yaptığı “nezaket” ziyareti de, sayın komutanın “ziyaretimiz hukuki veya siyasi bir amaç taşımıyor. Bir destek niteliğinde de değil” tarzındaki vurgulamalarına rağmen, “nezaket”in ötesine geçmiştir. Çünkü Başsavcı Savaş ziyaret sırasında yaptığı “163′ün yeniden çıkarılması, o çıkıncaya kadar 312′nin değil kaldırılmak, değiştirilmesinin dahi düşünülmemesi, bölücülük ve dini siyasete alet etmenin vatana ihanet olduğu” yolundaki açıklamaları ile, ziyareti sayın Komutan’ın çerçevesi dışına, yani nezaket’in ötesine taşmıştır. İşte bu boyut, hukukun bağımsızlığını da sıkıntıya sokan bir nitelik taşıyor. Kamuoyu da zaten ziyareti nezaket değil, “destek” çerçevesine oturtmuştur. Dolayısıyla bu görüntü hukuk açısından ne kadar sağlıklı ise, bu ziyaretler de o kadar sağlıklı kabul edilmiştir.

Bununla bağlantılı bir konuya daha temas etmek istiyorum. Dikkat edilirse devlet-medya ve hukuk camiamızın Öcalan’a ilişkin tavrı ile Refah camiasına ilişkin tavrı arasında belirgin bir farklılık gözleniyor. Öcalan’a ilişkin tavır, daha çok “savunma” niteliğinde yoğunlaşırken, Refah camiasına yönelik tavır, “kampanya” özelliği arzediyor. Öcalan’la ilgili idam istemi, utangaç bir yaklaşımı, Refah camiasına yönelik idam talepleri bir “sindirme” üslûbunu taşıyor. Bunu kamuoyu da böyle algılıyor. Hatta yarın cezaevine girecek olan Tayyip Erdoğan, “Bakalım bana da Öcalan’a sağlanan şartlar sağlanacak mı?” sorusunu sormak zorunluluğunu hissediyor.

Kamuoyu, sebep olarak da Öcalan’a yönelik uluslararası ilginin, Türkiye’nin tavrını etkilediği sonucunu çıkarıyor. Yani, uluslararası ilginin olduğu alanda başka, olmadığı alanda başka hukuk tavrı görüntüsü ortaya çıkıyor. Bu da, hukuk sistemimizin bağımsızlığı açısından bir başka yara…

Siyasette zorlama sonuçlar almak amacıyla “Türkiye için normal…” yaklaşımını beslememek hususunda, herkesin hassasiyet göstermesi gerektiğini ifadeye bilmem gerek var mı?

Previous post:

Next post: