İran, Irak ve Libya, Yugoslavya’ya NATO müdahalesini kınıyorlar. Oysa, Müslüman ülkeler olarak Kosova’da Müslümanlara yapılan hunharca muameleye son verme amacı taşıyan bu harekâta destek olmaları gerekirdi. Neden karşı çıkıyorlar?
Çünkü BM’den herhangi bir onay almadan gerçekleştirilen bu NATO harekâtının, “emsal oluşturması”ndan, yani uluslararası ilişkilerde “Yol olması”ndan endişe ediyorlar… Bugün Yugoslavya’yı vuranlar, yarın bir gerekçe bulup bizi de vururlarsa?
Yugoslavya harekâtında gerekçe, NATO Genel Sekreteri Solana’nın ifadesiyle “bir yönetimin kendi halkına insanlık dışı muamele yapması…” Bu gerekçe bir kere de facto kurallaştığında, neden başka bölgelerde kullanılmasın?
Türkiye ikili bir duygu içinde…
Bir yandan Kosova’yla gönül bağı taşıyor ve orada yaşanan insanlık dramının bir şekilde sona ermesini istiyor. Ama diğer yandan, “Ya uluslararası kuruluşlar benzeri bir gerekçeyi Türkiye’ye karşı da kullanırlarsa…” sorusu ile meşgul.
Londra’daki Sırp Enformasyon yetkilisi Marko Gasiç “NATO, soykırım yaptığımız gerekçesiyle bizi vurmayı kararlaştırdı.
O zaman NATO’ya bir tavsiyem var. Bizden önce kendi müttefikleri Türkiye’yi vursunlar. Çünkü asıl Türkiye soykırım uyguluyor.”
Benzeri bir soru ODTÜ’deki konuşması sırasında Cumhurbaşkanı Demirel’e soruluyor: “Türkiye’deki insan hakları ihlâlleri Kosova ile kıyaslanırsa ne yapacağız?” Demirel soruya “Yugoslavya’nın kendi yurttaşlarını katlettiğini”, oysa “Türkiye’deki insan hakları ihlâllerinin “karakolda eziyet, işkence ve dayaktan ibaret olduğunu” belirterek cevap veriyor. Milliyet Gazetesi bu haberi “Demirel’e göre işkence ve dayak evhen-i şer” başlığı ile sunuyor… Yani savunmamız yaralı…
Dün, bir çok yorumda, Türkiye açısından ikili duygu yansıyordu. NATO harekâtının Kosova’daki vahşete son vermesine evet, ama ya kendi kendine dünya jandarmalığı rolü üstlenen NATO’nun kılıcı çift taraflı kesmeye başlarsa…
“İçişlerine karışmama” ilkesi sona ermiş olmaktaydı Yugoslavya’ya yönelik harekâtla… “Kayıtsız şartsız egemenlik hakkı…” sona ermekteydi…
Aslında bu yargı, evrensel insan hakları söz konusu olunca daha önceden de vardı. “Bu benim iç meselem” yaklaşımı, imzalanan uluslararası anlaşmalarla devre dışı kalmıştı. Ülkeler –Türkiye dahil– uluslararası insan hakları kuruluşlarına kapılarını açıyor, denetlemelere izin veriyorlardı. Gerektiğinde müeyyidelere de katlanıyorlardı. Böyle bir gelişme sonucudur ki, Türkiye, iki bini aşkın dosya ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine şikâyet edilmişti, zaman zaman da tazminat ödemek zorunda kalmıştı, kalmaktaydı.
NATO operasyonunun farkı, askerî müdahalenin göze alınması, “kural dışı-insanlık dışı” hareket ettiği düşünülen ülkenin dayakla terbiye edilmesiydi. Üstelik kararı, kendi kendini “dünya jandarması” olarak görevlendiren bir kuruluş vermekteydi… O kuruluşun da bir büyük patronu vardı ve müdahale için onun ikna olması gerekiyordu. İşte tüm bu gelişmeler, kural dışılığın, güce bağlı olarak kural haline gelmesi demekti… O güç ne zaman kime karşı kullanılacak, daha önemlisi bu güç kullanımının “meşruiyyeti”ni tayin eden ne olacaktı? Tartışma buradan çıkıyordu. Bugün insan hakları gerekçe gösterilerek kullanılan güç yarın başka bir sebeple, meselâ tek süper gücün çıkarları için devreye konursa ne olacaktı?
Dünya, Kosova’dakine benzer vahşet uygulamalarının nasıl duracağının cevabını bilmiyordu. NATO bu cevabı belirledi.
Ama şimdi de “NATO’nun sınırı nedir?” sorusunun cevabını bilmiyor dünya…
Türkiye’nin Doğu-Güneydoğu sancısı, iç kamuoyumuzda ortaya çıkan bu konudaki tereddütlerin başlıca kaynağı… “Ya bir gün Sam Amca’nın canı sıkılır, şu sizin Doğu-Güneydoğu meseleniz de….” diye konuşmaya başlarsa… Bunu keyfi esip, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve bölgesel bir operasyon için kullanmak amacıyla yaparsa… Ya da bir başka ihtimal, NATO, İslâm coğrafyasındaki “Batı’yı sorgulayan İslâmî sürec”i “düşman” telakki edip, müdahale mantığı geliştirirse…
Bu ihtimaller hep varolacak. Kaygılar da haksız sayılmayacak.
Ama bu gelişmenin Kosova’daki acıyı dindirmenin ötesinde bir faydası olacaksa, o da herkese “Evinin içini düzeltme…” yani, toplumsal barışın her türlü çerçevesini oluşturma, insan hakları ihlâllerini önleme zaruretini dikte etmesi olacak… Hani “Kenar-ı Dicle’de bir kurt, aşırsa bir koyunu…” diye bir sözümüz var ya, iletişim çağında insan hakları ihlâli böyle bir duyarlığı getiriyor gündeme… Her ne kadar politik-stratejik hesaplarla karmaşık olsa da…
facebook
twitter