Türkiye’nin sıkıntısı şu denklemde ortaya çıkıyor:
-Halk bilmez.
-Biz biliriz.
-Halk yanılır.
-Biz yanılmayız.
-Bizim elimizde, hiç yanılmazların koyduğu ebedi kurallar var. Bu kurallar, bin yıl geçse de biz istemedikçe değişmez. Bu ilkelerin yorumu bile halkta oluşan düşüncelere göre değil, bizim bakış açımıza göre belirlenir.
-Biz, oligarşik bir odağız. Zaman zaman askerî, zaman zaman yargısal, medyatik, ekonomik alanda ete-kemiğe bürünürüz.
-Demokrasi, halk iradesinin belirleyiciliğinde odaklanıyor.
-Ama halk iradesinin sürekli gözetim altında tutulması ve zaman zaman terbiye edilmesi gerekir.
-Halk iradesinin terbiye edilmesi için de halkın zorlanması gerekir.
-Buna rağmen, meşruiyyet, gene de halk iradesinin tasdik etmesine bağlı.
…..
İşte şu yukarıda çizdiğimiz tablo içindeki çelişkiler, Türkiye’de yaşanan sancının kaynağıdır.
Evet, bir halk gerçeği var.
Demokrasi o gerçeğin belirleyici olması ön kabulüne dayanır.
Şüphesiz, halkın mutlak hakikat demek olmadığı, yanılabileceği, bilmeyebileceği bir gerçektir.
Ancak, demokrasi, halkın kendisi hakkında kendisinin karar vermesi, yani geleceği hakkında son sözü kendisinin söylemesi, bir bedel ortaya çıkarsa, onu da kendisinin üstlenmesi anlamına gelir.
Halk, kendi hatasını dönem dönem yine kendisi düzeltir.
…..
Türkiye’de ise taa Cumhuriyet’in başından beri, “Tamam halk Millî Mücadele’de ülke kurtuluşu için canını ortaya koymuştur ama, memleket için iyi olanı bilmez. Onu biz biliyoruz ve gerekirse halka rağmen, bildiklerimizi sistem hâline getirmeliyiz” görüşü hâkim olmuştur.
Bu kararı verenler, 2010 yılına kadar yaşamış olsalardı, halka ve kendi belirledikleri çerçeveye bakışları yine de aynı şekilde mi olurdu?
Bu soru sorulamaz mı?
1923’te, 43 yaşında olan Mustafa Kemal Paşa, 2010’da 130 yaşında olurdu. Geçen 43-130 arasındaki 87 yılda düşünce, değer dünyası hiç değişmez miydi? Aynı sorulara aynı cevaplar mı verilirdi?
Şu an öyle bir çağı yaşıyoruz ki, kısa süreler içinde bilgiler binlerce kere çoğalıyor, değişiyor…
Cumhuriyet’in kurucuları hep aynı mı kalırdı?
Bu soruyu kimsenin sorduğu yok.
Cumhuriyet’in kurucularına gösterilen “saygı”, o dönem kurgusunun, “kutsal yasa” hüviyetinde bütün zamanlarda geçerli olması gibi bir tavrın dayatılması şekline dönüştürülüyor.
Ancak, herkes, geçen zamana göre yorumların değişeceğini bilir.
Öyleyse o “kutsal yasa” denen şeylerin yorumu bile, kurucu kadroların bakışından farklılık arz edecektir.
Buradaki soru şudur:
Bu farklı yorumlardan birisi neden “özgün yorum” olsun, kurucu kadroların mutlaklığı ile bütünleştirilsin, ya da neden önce kurucu kadroların çizgisi mutlaklaştırılsın da, sonra, sonraki zamanlarda gelenler o mutlaklığı kendileri için kullanmaya başlasınlar?
İşte burada, hesap var.
İşi halka bırakmama hesabı var.
“Halk tek parti uygulamalarında yeterince adam olmadı, onun için halk üzerindeki vesayetin hep devam etmesi” değerlendirmesi var.
Bunu kim yapabilir, sorusu sorulduğunda da, iki güç öne çıkıyor:
Asker.
Yargı.
Neden onlar öne çıkıyor?
Çünkü vesayet ideolojisinin korunması için bu iki güç alanının “kadro” olarak tahkim edildiğine inanılıyor.
Bir şey daha:
Bu iki güç alanının, kadro olarak sürekli aynı muhtevada kalması için özel bir gayret gösterilmesi gerektiği düşünülüyor.
…..
Bu plan, eğer çok partili hayata geçilmemiş ve halka özgürce oy verme imkânı verilmemiş olsa, zor – bela yürütülebilir.
Tek parti uygulaması budur.
Orada bile işin adı “halka rağmen”dir.
Yani halk iradesinin güç kullanılarak etkisiz kılınması söz konusudur.
Yani “halka güven” değil, “halka karşı gard alınması” söz konusudur.
Peki çok partili hayatta böyle bir şey nasıl sürdürülecektir?
Halkın, tek parti döneminde bile, belirli bir bilinçle hareket ettiği kabul edildiğine ve ona güvenilmediğine göre, bu güvensizlik sebebiyle “Açık oy, gizli tasnif” yöntemlerine başvurulduğuna göre, “Gizli oy açık tasnif”in yapıldığı, vatandaşın seçimini özgürce ortaya koyabildiği dönemlerde ne olacak?
Hele bu halk, 2000’li yılların iletişim imkânlarına sahip olmuşsa…
Dünyayı okumaya başlamışsa…
Başka ülkelerde gerçekleşen demokrasi ve hukuk devleti örneklerini görmüşse…
Bizde bir dönem uygulanan şeylerin Afrika’da, üçüncü dünya ülkelerinde kaldığını artık biliyorsa….
….. Asker darbe yapsın… Yargı parti kapatsın. Kurulu düzen, halk iradesini kontrol edecek bir nitelikte yapılansın…
Böylece halk, denetim altında tutulsun ve birilerinin kutsadığı şablonlar ülkeye egemen olmaya devam etsin.
Bu mümkün müdür?
…..
Böyle bir şeyin adı sancıdır.
Ve Türkiye bunu yaşıyor.
Eski düzeni devam ettirmek için direnenler var, bunun asker, yargı, medya, sivil toplum, iş dünyası içinde savunucuları var…
Ama bir de, tüm bu oluşumlar içinde milletin hukukunu öne çıkaranlar var.
Asker içinde askeri yerli yerine koyanlar, yargı içinde yargıya hukuk dışında misyon üretmeyenler, medya-iş dünyası-sivil toplum içinde, milletin meşru hukukunu öne çıkaranlar var…
Belki de Türkiye, normalleşmenin son merhalelerini yaşıyor.
Türkiye’nin, halkın da içine sinen sağlıklı bir sisteme kavuşmasının zamanı geldi belki de…
Belki de sancı doğum sancısıdır.
You must log in to post a comment.