Yol olur Sayın Başbakan

Mart 10, 2010

in Aksiyon - Haftalık Yazıları

‘Ben patronun köşe yazarına baskı yapanını değil, yapmayanını severim!’

Bu söz bana ait.

Oysa Başbakan Erdoğan’ın dilinden duyabilmeyi ne kadar isterdim.

Oysa geçen hafta Türkiye ve biz medya dünyası, Başbakan’ın, patronları, çalıştırdığı gazeteciye, bu arada köşe yazarlarına (çok nazikçe ifade edersek) müdahale etmeye çağırdığı nutuklarını tartıştık.

İş sonunda gelip şu sözlere dayandı:

“Bir dükkân açıyorsun. İyi çalışmayan bir tezgâhtarı orada tutar mısın? Dükkân senin dükkanın.”

Patron, dükkân ve tezgâhtar…

Patron, medya ve yazar-yönetici kadro…

Başbakan iki konuşma yaptı, anlaşılan, ikincisinin birincisi için “telafi” niteliğinde olması arzu edilmişti, ama özde Başbakan, yazarın-gazetecinin patron tarafından tanzim edileceğini düşünüyor olmalı ki, çok telafi edici olmadı, birinciyi pekiştirdi.

Onun için ben, keşke, diyorum, “Ben patronun köşe yazarına baskı yapanını değil, yapmayanını severim!” sözünü, Başbakan söylüyor olsa…

Çünkü ben, patronun, gazeteciyi, hele yazarı biçimlendirdiği, yönlendirdiği, baskıya maruz bıraktığı durumların, düşünce özgürlüğünü yok edecek bir vasat olduğunu düşünüyorum.

Düşünce özgürlüğünün yok edilmesi ise, iktidar sahipleri dâhil, hiç kimseye fayda temin etmez.

İktidar sahipleri için bile, özgür tartışma ortamı hayırlıdır.

Bunu en iyi Tayyip Erdoğan’ın  bilmesi gerekir.

Çünkü ben, Tayyip Erdoğan’ın “yanlış yapmama” kaygısı taşıyan bir insan olduğunu düşünüyorum ve bunun için de “doğrular ve yanlışlar konusundaki uyarılar”ın kendisine yönelik bir dostluk işareti olduğunu düşündüğünü sanıyorum.

Medya konusunda sergilenen tavrın ise, süzülmemiş reflekslerin ürünü olduğunu düşünüyorum.

Süzülseydi ne olurdu?

Şöyle düşünelim:

Patron, bugün Başbakan’ın talepleriyle, yazı yazdırdığı düşünce adamına ya da fiilen gazetenin haber yayınını yürütmekte olan çalışanlarına baskı yaparsa, bu itiyad hâline gelirse, ve patronun böyle yaptığı bilinirse, yarın bir başka “güç odağı”nın dayatması ile karşılaşması ve boyun eğmesi kaçınılmaz olur.

Yol olur, yani.

Türkiye’de böyle bir güç odağı – medya ilişkisi bulunduğu zaten biliniyor.

Yadırganan, Türkiye’yi böyle bir zeminden çıkarıp, özgürlük ülkesi hâline getirme misyonunu kendisinde gören bir kişi ve kadronun, “patron baskısı”nı meşrulaştıran hatta davet eden bir söylem içine girmiş olmasıdır.

Sanırım Başbakan Erdoğan, ya da, dünlerde, 28 Şubat sürecinde, medyanın güç odakları tarafından kullanılması karşısında isyan eden siyasi kadroların, patronların baskısına boyun eğmeyen yazarlara diyeceği bir şey yoktur.

O zamanda, askerî bir güç odağı, medya patronlarını sıkıştırıyor ve “şunlara neden yazı yazdırıyorsunuz?” dayatmasında bulunuyordu. “Atın şunları” diyordu isim vererek.

Başbakan, “Ben hiç böyle aşağılık bir tavır içine girmedim” dedi.

Başbakan’ın bunu “aşağılık” tavır olarak nitelemesi, aslında bana göre samimi düşüncesidir.

Patron, yukardan aşağı baskıya açık olursa, 28 Şubat’lı günlerde yaşananlar olur.

Bu çok net.

Geçen hafta, Vakit’ten Hasan Karakaya dostum, medyada bu konudaki tepkilere katılmadığını bildirdiği yazısında, 28 Şubat’lı günlerde yaşanan yukardan aşağı dayatmalara örnekler verdi.

Mesela, onun yazısından alıyorum, şu örnekler:

“Mehmet Altan, 13 yıl önce yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“30 yıllık bir öğretmenin maaşının, askerî kariyere yeni başlayan birisinden daha az olduğunu yazmıştım.

Bu yazı üzerine Erol Özkasnak, o dönem Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu’yu arayıp ‘Onun makatına süngü sokup sınır sınır gezdireceğim’ demiş, benim hakkımda.”

Mehmet Altan, bu tehdidin işe yaradığını ve Dinç Bilgin ile Zafer Mutlu’nun haftada 4 gün olan yazılarını bir güne çektiğini söylüyor.

Dahası da var:

Mehmet Ali Birand, Erol Özkasnak’ın kendini arayıp “Siz kim oluyorsunuz da Genelkurmay Başkanı’na faks çekiyorsunuz?’ diye payladığını, bunun üzerine telefonu duvara fırlatıp kırdığını söylüyor.

Nazlı Ilıcak ise patronu Mehmet Emin Karamehmet’in Ankara’ya çağrılarak kendisinin işten atılmasının istendiğini ve 1997 sonunda da “işten atıldığını” anlatıyor.”

Meselâ Mehmet Barlas… Önceki akşam NTV ekranlarından, “7-8 defa işsiz kaldığını” açıklıyordu…

Peki, kimdi işten atanlar?..

Elbette “patron”lar!..

Dün konuştuk kendisiyle…

Bir küçük hatırasını anlattı…

Günaydın gazetesinde yazarken, bir gün Haldun Simavi dikilmiş karşısına… “Baban İnönü’yle uğraştı, sen Demirel’le uğraşıyorsun!.. Artık yeter!” demiş!..

“Artık yeter” demek, elbette “Kovuldun!.. Kendine iş ara!” demek!..

“Başbakanlara yönelik işte bu gibi eleştiriler yüzünden” diyor Mehmet Barlas; “7-8 defa işsiz kaldım!..”

Ya Ali Bulaç?.. O da, önceki gün Habertürk ekranlarında, “adını vermediği başbakanlar”ın telefonlarıyla, “2 defa işten attırılmak” istendiğini açıkladı!..

Bu ülkede bir Yalçın Özer vardı, hatırlıyor musunuz?..

O Yalçın Özer ki;

“28 Şubat cuntasının baskı ve dayatmaları” sonucu sadece “işinden” olmamış, “canından” da olmuştu… “Generallerin baskıları” o kadar ağırına gitmiş, o kadar canını acıtmıştı ki; daha fazla dayanamayıp, “kahrından” ölmüştü!..

Evet, 8 Şubat 2002’de, henüz 54 yaşında iken “kalp krizi”nden ölen Yalçın Özer, bir “28 Şubat kurbanı”dır!.. (Hasan Karakaya, Anadolu’da Vakit, 3 Mart 2010)

Taha Akyol, yine 28 Şubat günlerinde, Çevik Bir’in Aydın Doğan’a kendisini gazeteden atması için yaptığı baskıları anlatır ve Aydın Doğan’ın buna direndiğini bildirir.

Acaba direnen patronlar mı iyi yaptı, direnmeyip, yazarının ipini çekenler mi?

Diyorum ki, yol olur Sayın Başbakan…

Patronlar, bugün sizi “kırmamak” için yazarlarına gem vururlar, yarın sizden daha kudretli olan güç odakları için yaparlar bunu…

Yarın belki de, yazarlar, gazeteciler, sizi güç odaklarına karşı savunmak için ve patronlarına yapılan baskılara rağmen savunmak için gayret göstereceklerdir.

Orada bir yanlış var, belki de onun, zihniyet alt yapısı da var, ama bu konuyu, derinlemesine bir kere daha düşünün lütfen.

Yazar ya da gazetecinin her yazdığı, yaptığı doğru diye bir şey de yok, tabii ki.

Ama böyle yanlışları bile, yukardan aşağı tanzimlerle düzeltmek ve yazarın – gazetecinin “patronun tezgâhtarı” durumuna düşmesine yol açmak değil, doğrudan doğruya, birebir, işin icracısı ile görüşmek daha saygın, daha sonuç verici, daha az tartışmaya yol açıcı olur.

Son söz:

Siz, “ben kişisel düşüncemi söyledim” diyecek noktada değilsiniz. Çünkü kişisel düşüncenizin kıymet-i harbiyesi, bir sade vatandaşın bin misli kuvvettedir.

Previous post:

Next post: