Rahmet Terbiyesi

Haziran 1, 2010

in Altınoluk - Aylık Yazılar

Kur’an, Allah Teala’dan insanoğluna gönderilen ilahi bir insanlık çerçevesidir ve bu vasfıyla Kur’an, bir terbiye kitabıdır.

Terbiye “Rububiyet”ten gelir ve Kur’an’ın terbiye kitabı oluşu, Kur’an’la buluştukça, insanoğlunun kişilik çerçevesini Rabbü’l-Alemin’in yed-i kudretine sunmasıdır.

Rasulullah Efendimiz, “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” buyurarak, muazzez şahsiyetinin Allah Teala’nın kudret elinde şekillendiğini bildirmektedir.

O terbiye, Rasulullah’ı “Huluk-ı azim – Yüce ahlâk” timsali haline getirmiştir.

O ahlâk, Rasulullah’ın nazenin refikaları Hazreti Aişe Validemizin güzel ifadesiyle  “Kur’an ahlâkı”dır.

Allah Rasulü, bir yönüyle, Allah Teala’nın yed-i kudretinde terbiye olmuşken, bir başka yönüyle de, insanoğlunun terbiyesiyle görevlendirilmiştir.

Demek ki, Sünnetullah’ta, insanoğlu, bir şekilde terbiye edilmesi gereken bir varlıktır.

Terbiye, insanoğlunun melekelerini, ilahi rızaya uygun hale getirmek demektir, diye tarif edilebilir.

Buna göre, Kur’an da, insanı terbiye etmek için gelmiştir, Rasulullah’ın ana görev çerçevesi de, insanoğlunu terbiye etmektir.

Peki nasıl bir formata göre terbiye?

Yani hangi insan? Nasıl bir insan?

Burada insanoğlunun terbiyesinde bir çok farklı vasfa işaret edilebilir.

Ancak, zannederim, bu işin merkezine, rahmet ve merhamet vasıfları konacaktır.

İnsanın farik vasfıdır merhamet, demek mümkün.

Nereden çıkarıyoruz bunu?

Yaratılış sırasındaki “Meleklerin itirazı”ndan….

Allah Teala, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğinde melekler “Biz Seni överek tespih ve takdis ederken Sen yer yüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın?” derler. Allah Teala meleklere “Şüphesiz ben, sizin bilmediklerinizi bilirim” der. (Bakara, 30)

Meleklerin, yeterli bilgisizlik sebebiyle itiraz ettikleri şey, insanoğlunun kan dökücü ve bozgunculuk çıkarıcı bir potansiyele sahip olmasıdır.

Yani bir anlamda melekler der ki, eğer mesele sana hamd etmek, takdis etmek ise biz onu yapmaktayız. Kan dökmesi ve fesat çıkarması muhtemel bir varlığı yaratmanın hikmeti ne ola ki?

İnsanoğlu, meleklerden sınanma özelliği ile ayrılan bir varlıktır. Ona cüz’i bir irade verilmiş ve sınanma sürecine sokulmuştur.

Kan dökücülük ve fesat çıkarıcılık mutlak kader değildir.

İnsanoğlu, ilahi planda, ahsen-i takvim ile esfeli safilin sarkacı arasında gidip gelebilecek bir varlıktır. Mükerrem olmak, daha baskın özelliğidir. Ama aşağıların aşağısına yuvarlanma ihtimali de vardır.

İnsanı erdemli kılacak olan şey ne?

Böyle bir potansiyele rağmen kan dökücü olmamak fesat çıkarıcı olmak ve Allah’a kulluk bilincine ulaşmaktır.

Yani yaratılışı mutlak kulluğa göre dizayn edilmiş değil, kulluğu bilinçle seçen, kulluğun önündeki engelleri aşarak o bilince ulaşan bir varlık olmaktır.

Allah Teala, insanoğlunun içinden, böylelerinin çıkacağını biliyor, bunu, yani şuşurla seçilmiş bir kulluğu istiyor.

Peki nasıl olacak bu?

İşte orada “terbiye” devreye giriyor.

Eğer işin içinde şuur olacaksa, şuurun, “kan dökücü ve fesat çıkarıcı potansiyel”den kurtarılıp, kulluğa doğru yöneltilmesi bir terbiye meselesidir.

İnsanın, deyim yerindeyse taa ilk yaratılış halindeki mayasından söz ederken, kan dökücü ve fesat çıkarıcı özelliğinin altının çizilmesi anlamsız olamaz. İnsanda bu yöneliş, çok kuvvetli biçimde var demek ki…

Allah Teala bize, ayrıca, insanda “nefis” diye bir dinamiğin de bulunduğunu ve bunun “ısrarla kötülüğü emretmekte olduğunu” da bildiriyor. Sonra bu nefsin, farklı kademelerinden bahsediyor ve bu kademelerde nefsin artık “kötülüğü emreden” bir dinamik olmaktan çıktığını, Allah Teala ile rıza – itmi’nan hallerinde buluştuğunu belirtiyor.

“Nefs” o kademeden öteki kademeye nasıl geçecek?

Orada da terbiye devreye gidiyor.

Kan dökücülükten arınan…

Fesat çıkarıcılıktan arınan…

Kötülüklere yönelmekten arınan…

İnsan…

Bunların tamamında terbiye rol oynar ve terbiye ile ulaşılmak istenen o insan tipinin temel özelliği rahmet ve merhamet yüklü olmasıdır.

Kur’an’ı Rahman öğretir.

İnsanı Rahman yaratır.

Beyanı Rahman öğretir.

Semayı Rahman yükseltir, ölçüyü Rahman koyar.

Kur’an’a Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlanır.

Her işe Rahman ve Rahim olanın adıyla başlanır.

“Bismillahirrahmanirrahim”in bir müslümanın hayatında bu ölçüde yoğun olarak var olması, bir terbiye hassasiyetinden ayrı düşünülebilir mi?

Belli ki Halık-ı Zülcelal, “Rahman ve Rahim” ismi şeriflerinin dilimize pelesenk olmasını isteyerek, onun, hayatımızın bütün alanlarına bir iksir gibi girmesini dilemiştir.

Su içerken, yemek yerken, ayakkabımızı giyerken, eve girerken, evden çıkarken, iş yerimizin kapısını açarken, yazıya – söze başlarken, bebeğin kundağını sararken, kurbanın boğazına bıçağı çalarken….

Rahman ve Rahim olana kalbimizi raptederek…

Her an ve her işte rahmet insanı olarak…

Sanki rahmete doymamız, kılcal damarlarımızın onunla yıkanması istenmiştir.

Allah Rasulü torunlarını öpüp, koklarken, namazda bile onların sırtına çıkmasına mani olmazken, etrafındaki insanları, bir rahmet terbiyesine sokmuş olmuyor mu?

Bunları yadırgayıp, “Biz çocuklarımızı hiç öpmeyiz” diyen bir bedeviye;

-Allah senin kalbinden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa ben ne yapabilirim ki!”şeklinde karşılık veren bir Peygamber, bir anlamda, karşısındaki insanı taa yüreğinden sarsmış olmuyor mu?

Aynı şekilde;

“Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz” derken, merhamet ve rahmet vasıfları ile sorunlu bulunan insanları  sarsmıyor mu?

“İnsanlara merhamet etmeyen kimseye Allah de merhamet etmez” demekle, Allah Rasulü (s.a.) insanların karşısına merhametsizliğin nasıl bir bedele dönüştüğünü koymuş olmuyor mu?

Bir müeyyide olarak, Allah’ın rahmetinden mahrum kalmak yeterli ikaz vasfı taşımaz mı?

İslam, nasıl bir insanı hedeflemiştir, diye bir soru sorulsa, bunun en kapsayıcı cevabı “Rahmet insanı” olmaz mı?

Şu hadisi şerife bakınız:

“Cennetlikler üç gruptur.

Adil ve başarılı devlet başkanı.

Yakınlarına ve Müslü man lara merhametli ve yufka yürekli kişi.

Ailesi kalabalık olduğu halde haram kazançtan sakınıp, kimseden bir şey istemeyen adamdır.” (Müslim, Cennet, 63)

“Rakiku’l – kalb!”

Böyle ifade buyurmuş Rasulullah Efendimiz. “Yufka yürekli”den de öte bir derinliği var bu ifadenin… “İnce, duyarlı, hassas, ve yufka yürekli…” Bu ifade, Müslüman için efradını câmî ağyârını mânî bir tarif gibi bile görülebilir.

İslam’ın “Rahmet insanı” yaşanan bir gerçek olmak içindir.

Rasulullah Efendimiz, Mekke toplumunun vahşet arenasından insanların yüreklerini teker, teker, başlangıçta neredeyse iğne ile kuyu kazarcasına bir emekle kurtarmış ve rahmetle yeniden inşa etmiştir.

Kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan, birer şefkat abidesi çıkarmak, onların yüreğini yeniden yoğurmak anlamına gelen bir peygamber terbiyesini gerekli kılmıştır.

Bugün İslam toplumlarında, kediye karşı atış talimi yapan çocuklar varsa, birbirinin camiini kundaklayan insanlar varsa, İslam İslam diyerek vuruşanlar varsa, Rasulullah’ın “Rahmet terbiyesi” ile araya, uçurumlar girmiş demektir.

Bizim yüreklerimizi kim veya ne terbiye ediyor?

Bizim ve çocuklarımızın, büyüklerimizin?

Kur’an’ın rahmet iklimi gönüllerimize ne ölçüde akıyor?

Rasulullah’ın “Rahmet peygamberi” hususiyeti, bizim dünyamıza “Rahmet ümmeti” olarak ulaşıyor mu?

“Yolda insanlara eziyet veren taşı kaldırmak sadakadır” buyurarak, bizleri yola karşı rahmetle yüklenmeye çağıran Peygamber Aleyhisselam’a ne kadar yakınız?

“Tebessüm sadakadır” buyurarak, yüreğimizdeki rahmeti simamıza taşımamızı isteyen Allah Elçisi, yüzlerimize, gözlerimize ne kadar yansımaktadır?

Bütün bir İslam dünyası olarak, bir rahmet terbiyesine ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız vardır.

İnsanoğlunun “kan dökücü ve fesat çıkarıcı” özealliklerinin baskın hale geldiği, dolayısıyla meleklerin “Bunları mı yaratacaksın?” kaygısına yol açan bir insanlık vasatı, herhalde Rabbimizi hoşnut etmezdi?

Dünyayı “Rahmet Peygamberi”nin izine çağırmak için, İslam ümmetinin rahmet yüklü olması gerekiyor.

Rahmet yüklü olmak ise, boyacı küpüne girip çıkmakla gerçekleşmiyor.

Yüreklerin kinden, hasetten, öfkeden, buğzdan arınması ve rahmet-i ilahi ile doyurulması gibi bir iş rahmet terbiyesi…

Taa çocukluktan, taa ana rahminde solunan iklimden başlayarak, anaların – babaların yüreklerinde yeşermiş rahmet çiçeklerini koklayarak, anadan süt emer gibi merhamet hassasiyeti emerek…. hayatın bütün safhalarında rahmet imtihanının farkına varıp, kalbleri bu imtihanlardan kan – kin, öfke, -haset bulaşmadan çıkararak…. gerçekleşecek bir şey rahmet terbiyesi…

Rahmet terbiyesi içimizde kalb diye bir şey var mı sorusuyla eşdeğer bir hadise…

Rahmet yoksa, şefkat tükenmişse orada kalb olmasının ne anlamı olabilir ki?

Previous post:

Next post: