Anayasa değişiklik paketinin Anayasa Mahkemesi’nden kısmî bir operasyonla geçmesinden sonra CHP’nin “Hayırcı” yaklaşımı bile, savunulamaz, hatta anlamsız ve kendisi için bile riskli bulunurken, iki partinin tavrı ise, tamamen yadırganıyor ve izah edilemiyor. MHP ve BDP’nin tavırları…
Bu iki parti, tabii ki farklı yerlerde duruyorlar. Ama dayandıkları toplum kesimleri açısından, Anayasa değişikliği konusunda karşıt tavır içine girmeleri makul bir izaha kavuşturulamıyor.
Onun için de, halk oylamasında, özellikle bu iki partinin yönetim kadrolarının iradesi ile seçmen tabanının iradesinin karşı karşıya geleceği öngörülüyor.
Bu yüzden Ak Parti’nin, halk oylaması kampanyasında, iki partinin tabanına yönelik bir çalışma içine gireceği anlaşılıyor.
Yine bu yüzden, bizzat Başbakan Erdoğan’ın ağzından, bu iki partinin tabanı ile tavanı arasında farklılık oluşacağı beklentisi seslendirilmiş bulunuyor.
Bu noktada, Ak Parti adına söylenenler, bu partilerin tabanında ne kadar etkili olacaktır, bu tartışılabilir.
Ama, “içerden” söylenenlerin çok daha etkili olacağında şüphe yok.
MHP açısından “Ülkücü camia” adına sesini yükseltenler, 12 Eylül mağduru ülkücülerin çıkışları önem kazanıyor. Bu çıkışlar, MHP yönetimini de öfkelendiriyor. Oysa o camia, MHP’nin bu anayasa değişikliğine neden hayır verdiğini, bunun milliyetçi misyon ile nasıl bağdaştığını sorguluyor. Sonra statükonun devamını savunmanın, MHP’nin hangi misyonu ile örtüştüğü sorgulaması geliyor. Bu, bir tür, “Beni ikna et, neden bu tavır?” sorgusu…
Benzeri bir sorgulama, belki tam karşı argümanlarla BDP’ye yönelik olarak ortaya konuyor. Neden Meclis’te boykot? Neden halk oylamasında boykot? Bu ne kazandıracak Kürt meselesine?
Burada da, Ak Parti’nin sorgulamasından ziyade, “İçeriden” sorgulamalar ağırlık kazanıyor. Hak-Par, KADEP gibi Kürt partilerinin çıkışı oldu. Bölgedeki sivil toplum örgütlerinin, terör örgütünün tehditlerini göze alarak sergiledikleri, “Halkın iradesine kimse ipotek koyamaz” yollu çıkışları oldu. Bölgenin aydınları; BDP yöneticilerinden ya da BDP’ye fikir babalığı yapan İmralı’dan, Kandil’den, “Boykot Kürt sorununda hangi ilerlemeyi sağlayacak?” sorusunun makul cevabını bekliyor.
Bu noktada, bana göre, şu ana kadar en makul ve kapsamlı değerlendirmeyi Dicle Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Vahap Coşkun yaptı. Coşkun, Kürt sorununa duyarlı bir bilim adamı. Sorunun sağlıklı bir çözüme kavuşması noktasında sayısız makalesi yayınlandı. Coşkun, Taraf’taki (13.07.2010) son yazısında, önce BDP’nin Meclis oylamasındaki “boykot”unu tahlil etti, ardından da halk oylamasındaki boykotunu… Coşkun, BDP’nin her iki yaklaşımının İmralı ekseni ile rezervsiz ilişkiler sebebiyle sapmalar içine girdiğini vurguladı. Coşkun bu arada, BDP-İmralı ilişkileri konusunda ilkesel sorgulamalar ortaya koydu.
Bilmiyorum Coşkun’un bu değerlendirmesi, bölgede nasıl yansıma buldu, ama ben, bütünüyle akıl süzgecinden süzülmüş olan bu değerlendirmelerin, bölge insanının sağduyu dünyasına ulaşmasını çok önemli görürüm.
Burada Diyarbakır’dan, tamamen bilim dünyasından seslenen o yazının önemli bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum:
“BDP’nin bu süreçte önemli bir siyasi fırsatı teptiğini düşünüyorum. Meclisteki konumu BDP’ye tarihî bir rol oynama imkânı vermişti. BDP bundan istifade ederek özgürlükçü ve yapıcı bir muhalefetin nasıl yapılabileceğini gösterebilirdi.
“Paketin tümüne mutlak bir destek sunması gerekmiyordu BDP’nin; örneğin geçici 15. maddenin kaldırılmasına veya temel hak ve hürriyetleri pekiştiren maddelere tümüyle katılabilir, diğer maddelerde ise sınırlı bir katılımla yetinebilirdi.
Lakin BDP bunları yap(a)madı? Neden? Bana göre bunun iki nedeni vardı: “Kamuoyuna yansıtılan neden”, AKP’nin taleplerini karşılamadığıydı. İşin doğrusu bu, çok da geçerli bir neden sayılamazdı.
“Asıl neden” ise, Öcalan’ın tavrıydı. Anayasa değişikliği ilk gündeme geldiğinde Öcalan, BDP’ye “ret cephesi” örgütlemesini salık vermişti. Ama daha sonra bu tavrını yumuşatmış ve “AKP’nin samimi olduğuna kanaat getirilirse anayasa değişikliği desteklenebilir” noktasına gelmişti. 30 Nisan’dan sonra bu fikrinden de vazgeçti Öcalan, yine başa dönerek anayasa değişikliğine kesinlikle katkı sunulmaması gerektiğini dillendirmeye başladı. BDP’nin nihai tavrında da bu ifadeler etkili oldu. Çünkü birinci turda siyasi partilerin kapatılmasını güçleştiren değişikliğe beş milletvekili ile “sembolik” bir destek sunan BDP’de, bu ifadelerden sonra ikinci turda tek bir milletvekili bile oy kullanmadı.
Siyasi tabanı ve kaygıları nedeniyle BDP’nin Öcalan’ın görüşlerini dikkate alması doğaldır. Ancak “dikkate almak” ile “körü körüne bağlanmak” birbirine karıştırılmamalıdır. Öcalan BDP için önemli bir aktör olabilir ama bu, onun sözlerine mutlak bir itaatle bağlanmayı gerektirmez. Bir siyasal parti olarak BDP, hep “etkilenen” değil “etkileyen”, hep “belirlenmiş siyasetleri uygulayan” değil “siyaset belirleyen” bir kimlik kazanmalıdır. Bunun yolu ise, kendisi için önemli sonuçlar doğuracak bir konuda ortaya konan görüşlerin isabetli olup olmadığını değerlendirmesi ve konumunu ona göre belirlemesinden geçer. Eğer bir görüşün yanlışlığı açık ise -ki anayasa değişikliğine karşı çıkmak öyle idi- BDP bu yanlışa düşmemeliydi. Ne var ki BDP bu yanlışa düştü.
BDP, bugün de yanlışta ısrar ediyor. AYM’nin 12 Eylül’de yapılacak olan referanduma geçit vermesinin ardından BDP yetkilileri, referandumu “boykot” edeceklerini ilan ettiler. Boykotun, başlıca dört nedenden ötürü, doğru bir siyasi tercih olduğu kanaatinde değilim. Şöyle ki:
Birincisi, temel kamusal kararlarda siyasi partilerin net bir tavır takınması önemlidir. Eğer BDP, anayasada yapılacak değişikliklerin mevcut duruma kıyasla daha iyi bir hukuki ve politik ortam yaratacağını düşünüyorsa tavrını “evet” olarak belirlemelidir. Ama BDP bu değişikliklerin eskisinden beter bir hâle yol açacağı kanaatindeyse “hayır” demekten kaçınmamalıdır. Boykot, hem topu taca atmaktır, hem de gerçekte arzulananın dışında bir sonuca davetiye çıkarmaktır.
İkincisi, boykot kararı alan BDP’nin tek başarı ölçütü, oy kullanmaya gitmeyen seçmenlerin sayısı olacaktır. Yani çağrısına uyarak oy kullanmayan seçmen ne kadar fazla olursa BDP kendini o kadar başarılı sayacaktır. Ancak bunun da çok tehlikeli bir ölçüt olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü boykot talebinin Kürt kamuoyunda karşılık bulmama ihtimali yüksektir. AKP’ye oy veren Kürtlerin, HAKPAR ve KADEP’in, Kürt siyasetinde önem arz eden sivil toplum kuruluşlarının bu anayasa değişikliğini desteklediği ortadadır. Eğer seçimin ertesinde Kürtlerin önemli ağırlıklı bir çoğunluğu sandığa gitmiş olursa, bu BDP için ciddi bir yenilgi anlamı taşır. Bir de siyasette insanların daha çok sonuçlarla ilgilendiği de göz ardı edilmemelidir.
Üçüncüsü, zannımca, BDP’nin tabanı da dahil olmak üzere Kürtlerin önemli bir kısmı, anayasa değişiklik teklifinin eksikliklerine rağmen desteklenmesi gerektiğini düşünüyorlar ve BDP’den de buna katkı sunmasını ve diğer taleplerinin de yerine getirilmesi için daha çok siyasi gayret göstermesini bekliyorlar. Aslında verdikleri beyanatlara (mesela Uras’ın, Kaplan’ın, Özçelik’in, Binici’nin basına yansıyan görüşlerine) bakıldığında, BDP’nin Meclis grubunda da bu düşünceyi paylaşan çok sayıda milletvekilinin olduğu görülüyor. Fakat BDP bunun aksi bir yol izliyor. Bu durum, hem BDP’nin bazı milletvekillerinin düşündüklerinin tersine hareket ettiklerini gösteriyor, hem de -daha mühimi- BDP’nin kendi tabanı ile ters düştüğüne işaret ediyor.
Dördüncüsü, bu tercih BDP’yi sadece içeride zor durumda bırakmıyor, aynı zamanda dışarıda da sıkıntıya sokuyor. AB, değişikliği yeterli bulmasa da destekleme yönünde bir irade ortaya koydu, bu durumda BDP’nin kendi tavrını haklılaştırma ihtimali güçleşiyor. Nitekim Joost Lagendijk, BDP’nin mevcut anayasadaki değişiklikleri desteklememe kararını Avrupa’da ve Amerika’da pek az kişiye anlatabileceğini belirtiyor. (Radikal, 09.05.2010).
Bir siyasi partinin kendi tabanının arzusu hilafına hareket etmesi ve kendisini destekleyen dış çevrelere ters düşmesi, o parti için çok olumsuz neticeler doğurur. BDP’nin referandumu “boykot” etmesi dolaylı bir şekilde ret cephesinde yer alması anlamına gelir, bunun da seçmeninin tepkisiyle karşılaşması muhtemeldir.
Yanlışta ısrarın kimseye faydası yok; BDP farklı saiklardan hareket etse de sonuçta kendisini zinde kuvvetlerle işbirliği yapan CHP ve MHP ile aynı düzleme getiren bu politikadan vazgeçmelidir. Siyasal kimliklerin yeniden biçimlendiği bu dönemde, BDP’nin yapması gereken tabanına kulak vermesi ve değişimin taşıyıcılığını üstlenmesidir.”
Halk oylaması sürecinde, bir yandan MHP’ye, diğer yandan BDP’ye, dolayısıyla bunların tabanına yönelik çağrılar yoğunlaşacaktır.
Bu çağrıların etkili olması ölçüsünde, halk oylamasının, bu iki partinin tabanla ilişkisini zorlayacağı muhakkaktır. Çok ilginç bir süreci yaşıyoruz. Oyun kurmak kadar kendi oyununa gelme riskinin de yan yana yürüdüğü bir süreç bu… Çok ilginç.
facebook
twitter