Irak modelinden Türkiye’ye…

Ağustos 23, 2010

in Aksiyon

Kürt sorununun her zaman bir uluslararası boyutu olmuştur.

Bu coğrafyanın yapısı ile ilgilenen tüm uluslararası odaklar, bölgedeki her etnik-dinî-mezhebî yapılanma ile ilgilenmişler, onların güncel ve müstakbel konumlarının kıymet-i harbiyelerini değerlendirmişlerdir.

Kürtlerin ne olacağı sorusu, ta Lozan’da masadaydı. O gün başrolde İngiltere vardı. Şimdilerde Amerika da var, İngiltere de, tüm AB de, İsrail de… Rusya da devrededir.

Irak’ta bir şey oldu.

Irak, Amerika ve İsrail için “çok” olmuştu, Saddam’ın zirzoplukları da bahane edilerek Irak vuruldu, içinden en belirgin yapılanma olarak “Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi – Güney Kürdistan” doğdu. Barzani ve Talabani’nin, eski Irak dönemindeki silahlı güçleri olarak Peşmerge, bu yeni yönetimin silahlı gücü oldu, Amerika ve İsrail tarafından eğitildi.

Zaman zaman şu soruyu not ettim:

Acaba Türkiye’deki Kürt hareketinin zamirinde de (zihninin arka planında da) Türkiye’nin Irak gibi bir zaaf anında, bir uluslararası güç odağının desteğini alarak, Irak benzeri bir yapılanmaya gitme arzusu var mıdır?

Ben, büyük Kürt kitlelerinde olmasa bile, PKK veya Barzani eksenli odaklarda böyle bir hesabın bulunduğunu düşünüyorum.

Burada iki kritik noktanın buluşması gerekiyor:

-Türkiye’nin zaaf anı.

-Bir küresel gücün desteği.

Şimdilerde, Kürt sorununun “uluslararasılaşması” gündemde.

“Demokratik Toplum Kongresi” adı altında merhale merhale oluşturulmaya çalışılan “Bölgesel Kürt Meclisi” eş başkanları Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, PKK tarafından ilan edilen “Eylemsizlik” kararının ardından, “PKK silahlarının BM’ye bırakılması” gibi bir teklif getirdiler.

Bu teklif hiç şüphesiz, PKK’yı BM gibi bir dünya örgütünün muhatap kabul etmesi anlamına gelmekte ve Türkiye’yi BM zoruyla bir noktaya sürükleme çabasıdır. Şayet BM, böyle bir öneriyi kabul edecek olursa, ondan sonra “müzakere” safhası gelecektir.

Acaba “uluslararasılaştırma” konusu, zihinsel egsersiz planında nasıl karşılık buluyor Kürt kamuoyunda?

Bu noktada asıl başat gücün, Irak’taki süreçte Kürtler üzerine oynanmasına bakarak Amerika olmasını beklediklerini söylemek mümkün. Hesaba göre sorun Amerika’nın önüne BM platformunda konacak ve ilgi süreci oradan başlatılacaktır.

Ama asıl mesele, acaba Amerika, Türkiye’deki “Kürt sorunu” ile, Irak’takine benzer şekilde ilgilenecek midir?

Şunu biliyoruz:

Cumhurbaşkanı Gül’ün “Sorunun çözümü için çok olumlu şartlar var” dediği günlerde bile Amerika, bir yandan PKK’yı terör örgütü olarak niteler ve onunla mücadele için destek(?) verirken, diğer yandan Türkiye’den “Ama Kürt sorununu siyasi yollardan çözmek için de bazı adımlar atmalısınız!” gibi bir yaklaşım sergileyegelmektedir.

Ama acaba Irak türü bir yaklaşım mı?

Bunun için Türkiye’nin Irak türü bir zaaf içinde olması gerekiyor.

Ve Amerika’nın Türkiye’yi gözden çıkarması gerekiyor.

Türkiye ile Amerika arasında sorunlar yok değil. Amerika, bilinen birkaç olayda, (1 Mart tezkeresi, İsrail’le ilişkiler, İran’a yaptırım) Türkiye’den istediğini alamadı, bir “Eksen kayması” tartışmasını başlattı. AK Parti hükümetinden bir hoşnutsuzluk olduğu belli. Obama’nın Erdoğan’a “Bu durumda bazı askerî taleplerinizi karşılamak için Kongre’de destek bulamayız” gibi şeyler söylediği de biliniyor. Yahudi lobisi, Türkiye aleyhine çalışıyor ve bunun ABD’deki anlamı belli.

Peki, tüm bunlar, Amerika’yı “Kürt sorunu”nda, Irak benzeri bir tavra iter mi? Amerika, Irak’tan çekilirken, Türkiye ile de iplerin kopması anlamına gelecek bir politikaya yönelir mi?

Bunun Amerika için çılgınlık olacağı muhakkak. Ama bu devletlerin masalarında her zaman farklı takvimlere, farklı konjonktürlere bağlı projelerin bulunduğunu bilmek de önemli.

İşin Amerika ayağı böyle iken, acaba bizim Kürtlerin dünyasında, “uluslararasılaşma” kulvarında “Amerika’nın ilgisi”ne nasıl bakılıyor?

Geçen hafta, Taraf’ta, Orhan Miroğlu, bu ihtimali değerlendiren “Be hemdi” başlıklı bir yazı yazdı. “Be hemdi”, Kürtçe, “farkına varılmadan, gayrı iradi” anlamlarına gelmekteymiş. Miroğlu, “Kürt sorunu be hemdi uluslararasılaşıyor” diyor ve konuyu BM, ABD, AB ilgisi çerçevesinde tahlil ediyor.

Amerika ayağını tahlil ederken, Henri Barkey’le yaptığı bir görüşmeden bahsediyor. Barkey, Miroğlu’na “Amerikan ilgisi”nin şartlarını da anlatmış. Ben, yukarıdan beri tahlil ettiğimiz mesele açısından bu görüşmenin ve değerlendirilen ihtimallerin çok öğretici olduğunu düşünüyorum. Önce Miroğlu’nun notlarını paylaşalım, sonra son sözü söyleyelim:

“Böyle bir teklife BM, AB, ve ABD acaba nasıl bakar? Bu konuyu ABD’nin Kürt politikasına fikirleriyle ve hazırladığı raporlarla hatırı sayılır katkısı olan Henri Barkey’le geçenlerde konuşma fırsatım oldu. Barkey’in kanaatleri hiç umut verici değildi. Bir bilim insanının kişisel kanaatlerinin birtakım gözlemlerin ve araştırmaların sonucunda oluştuğuna kuşku yok tabii. Barkey, Diyarbakır’da konuştuğu Kürt politikacıların, Kürt sorununun uluslararası bir sorun haline gelmesinin beklentisi içinde olduğunu söylüyor, ama bu beklentiyi çok gerçekçi bulmuyordu.

ABD’nin dış politikasında, Güney Kürdistan hariç, ne Türkiye’nin ne de Suriye ve İran’da yaşayan Kürtler’in sorunları hakkında bir gündem bulunmadığını, ama bu gündemin oluşmaması halinde durumun çok ciddi bir hal alacağının altını çiziyordu Barkey.

Ona göre, bugün Türkiye-İran, Türkiye-Suriye ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri ABD için en önemli konulardı:

Henri Barkey’in konuya yaklaşımı, bana ‘bıçak kemiğe değmeyinceye kadar’ ABD’nin sessizliğini koruyacağını düşündürdü. Mamafih Barkey, bu sessizliği dağıtabilecek iki isim söyledi. Celal Talabani ve Berham Salih. Bu iki Kürt liderin devreye girmesi halinde ABD’nin tutumu değişebilirdi.

ABD’siz bir BM arabuluculuğu arayışı çok gerçekçi bir arayış değil. Önce ABD’nin evet demesi gerekiyor.

Barkey’e göre bu konuda Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Berham Salih önemli rol oynayabilir.

O halde sorunu, Kürtlerin kendi aralarında ve bir ‘aile meselesi’ gibi konuşmalarının zamanı geldi diyorum.

Bunun için kimsenin dışlanmayacağı, PKK’nin de temsil edileceği bir uluslararası konferansta bir araya gelmek, bana çok önemli görünüyor. PKK’nin silahsızlanması dahil belki bu konferansta sağlanacak ulusal bir mutabakat, başta ABD olmak üzere BM ve AB’yi de harekete geçirebilir. Güney Kürdistan silahların BM’ye veya başka bir uluslararası güce teslim edilmesi için ev sahipliği yapabilir. Bir ölçüde de olsa, ‘onurlu barış’ konusundaki psikolojik bariyer, her şey ulusal bir mutabakatla ve ‘kendi toprağımızda’ yani Kürdistan’da olup biteceği için aşılabilir belki.” (Orhan Miroğlu, Taraf, 18 Ağustos 2010)

Ne var bu notlarda:

“Bıçak kemiğe değmeyinceye kadar” ABD sessizliğini koruyacak…

Ya bıçak kemiğe değince…

Amerika için bıçağın kemiğe değmesi ne demek?

Talabani ve Behram Salih’in Türkiye’deki Kürt sorununun ABD’nin gündemine girmesi noktasında başat rolleri ne olacak?

PKK’nın da temsil edileceği “aile içi” bir uluslararası konferans ne?

Ve her şey “kendi toprağımızda, Kürdistan’da…” notu…

Ben, bir kısım Kürt’ün dünyasında kelimelerin çok farklı anlamlar kazandığını düşünüyorum ve bu akışın, Ankara tarafından çok da iyi okunmadığı endişesini taşıyorum.

Previous post:

Next post: