“Merhamet Eğitimi”

Ocak 25, 2011

in Aksiyon

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, geçtiğimiz günlerde yaptığımız bir telefon görüşmesinde, bu yılki Kutlu Doğum Haftası’nda işlenecek ana temanın “Hazreti Peygamber’in Merhamet Eğitimi” olacağını söyledi. Çok heyecanlandım.

“Rahmet Toplumu” isimli bir kitabım var. “İslam nasıl bir toplum kurar?” sorusu etrafında, bir rahmet toplumu tasavvuru anlatılıyor.

“İslam ve Rahmet Toplumu” başlıklı konferanslar verdim uzun süre.

Ve bir “Kutlu Doğum Haftası” münasebetiyle, “Rahmeten lil Âlemin” konulu bir CD metnini hazırladım. Bu CD, görüntülü olarak gerçekleştirildi ve Altınoluk dergisi tarafından on binlerce insana hediye hâlinde ulaştırıldı.

O CD metni, “Derileri zedelenmesin diye başlarına vurula vurula öldürülen fok balıklarını kim kurtaracak?” gibi bir soru ile başlıyordu.

O CD metni, böyle “kim kurtaracak?” diye biten onlarca sorudan sonra  “O” diye devam ediyordu. “O’nun rahmeti… O’nun şefkati. O’nun elinden tutanlar, O’nun rahmet dünyası ile buluşanlar, bütünleşenler… O, sallahü aleyhi ve sellem…” diye devam ediyordu.

İslam rahmet dini.  Müslüman her işine “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlayan, yani Allah’ın “Rahman ve Rahim” ism-i şeriflerini her şeyin başına koyarak hayat kuran insan demek.

Allah Rasulü Hazreti Muhammed (s.a.) rahmet peygamberi. İlahi mesajda, rahmet hüviyetinin sadece bu dünyayı değil, tüm evreni kapsadığı bildirilen bir rahmet önderi O.

Ve O (s.a.) hayatı boyunca, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek ölçüde vahşi bir toplumu almış, yüreklerini merhametle, rahmet duygusuyla yeniden yoğurmuş ve ipek yürekli insanlar topluluğu hâline getirmiş.

O (s.a.) bir merhamet mürebbisi, bu hüviyetiyle.

Üçüncü bin yıl içinde yeniden O’nu çağırmak…

İnsanoğluna bir merhamet terbiyesi için…

Gerekli mi?

Elbette ve kaçınılmaz olarak…

“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi”

diye anlatır Mehmet Akif, İslam öncesi Arap toplumunu ve dünyayı…

Gelin 20’nci, 21’inci yüzyıla…

Sırtlanlık, bugün, nükleer güce kavuşmuş durumda, dersem her şeyi anlatmış olurum sanki… Bir düğmeye bas, yüz binlerce insanı buhar hâline getir.

Evet bir terbiye gerekli.

Ve hem de, bizzat kendimizden, İslam toplumlarından başlayarak bir terbiye gerekli.

Evimizden, çocuklarımızla, eşlerimizle ilişkiden başlayarak.

Karnında bir insan yavrusu taşımak…

Çocuklar için rahmet kanatlarını germek…

Anne – baba olmak yani.

Anne – babaya öf bile dememek.

Evlat olmak yani.

Merhamet terbiyesi oralardan başlıyor.

Toplum hayatının tüm damarlarına nüfuz ediyor sonra…

Yeni doğan çocuğunu hastanenin klozetine veya çöp kutusuna atan bir anne, anne değil çünkü.

Üniversite eğitiminden sonra bile annesini boğazlayan çocuk çocuk değil çünkü.

Eşinin onurunu dayakla veya sözlü şiddetle ayaklar altına alan eş eş değil…

İnsan bir kere canavarlaşınca, hiçbir sosyal devlet tedbiri, onun açacağı yarayı kapatamaz. İnsan canavarlaşınca, hiçbir canavar onun eline su dökemez. İnsan canavarlaşınca, onun yönettiği tüm kurumlar da canavarlaşır çünkü.

İnsanı insan kılmak lazım ve insan, ancak rahmet – merhamet duygusunu yürek kıvamı hâline getirerek insan olabilir.

Bu, bugün de Hazreti Peygamber’den bütün zamanların Müslümanlarına emanet olarak bırakılan evrensel bir misyondur.

İslam toplumları, yine Allah’ın kitabından yola çıkarak, yine Allah’ın Elçisi’nin elinden tutarak, önce kendi kendilerini rahmet insanı ve rahmet toplumu hâline getirecekler, sonra bunu insanlığın önüne sunacaklar.

Bunun için önce kendileri ile, Allah’ın Kitabı ve “Rahmet Reygamberi” arasında açı farkı bulunup bulunmadığına bakacaklar.

Yani “Allah’ın Kitabı nasıl bir “Rahmet insanı” profili çiziyor, ben neredeyim?” diye soracak insan.

“Rahmet Peygamberi, nasıl bir rahmet önderliği yapmıştı, ben onun izinde hangi kilometrelerdeyim?” diye soracak.

Evlerimiz, camilerimiz, okullarımız, sokaklarımız, insan ilişkisi bulunan tüm alanlar, rahmet eğitimine göre dizayn edilecek.

Öğretmen rahmet insanı olacak.

En küçük kurumun yöneticisinden başlamak üzere, devletin zirvesine kadar her yönetici, öteki ile ilişkide rahmeti kuşanacak.

İşveren iş verirken ve ücret öderken rahmeti önceleyecek, çalışan emeğine rahmet yükleyecek.

Karıncaya rahmet, kuşlara rahmet, kedilere rahmet, ağaçlara, sulara, göğe, yere rahmet…

Terbiye, bir ilkenin içselleştirilmesini, âdeta refleks hâline gelmesini sağlayan mekanizmanın adıdır.

Rahmet ve merhameti, bir hayat tarzı hâline getirmekten söz etmek lazım merhamet terbiyesi denince…

Rahmet terbiyesi, Rahman ve Rahim olan Yüce Yaratıcı ile kalbî rabıtayı diri tutmak anlamına geliyor gerçekte. O’ndan kopmamak anlamına, O’nun rahmetiyle sürekli iletişim hâlinde bulunmak anlamına…

Hayatına her daim Rabbani bir iksir taşıma anlamına…

Yürürken yeri yaramazsın, başın göklere erişmez, yani gücün hiçbir zaman O’nun gücüne erişemez, O, o kudretine rağmen sana rahmetle muamele ediyorsa, sen de, O’nun huzurunda bir hayat sürerek, O’nunla azamet yarışına girme, anlamına…

Terbiye, bir yeniden yoğrulma işi.

Bir potada yeniden erime ve öfke, kin, gurur, benlik cürufundan arınma işi…

Buna büyük ihtiyaç var.

Bu, öyle, gel geç ilişkilerle kazanılacak bir erdem değil.

Kalbimiz savruldu bir yerlere.

Aklımız savruldu.

Onlara bağlı olarak, ellerimiz, ayaklarımız, gözlerimiz savruldu.

Bütün bunları zapturapt altına alacak, Rahmani bir ahengin ekseninde buluşturacak olan şey, terbiyedir.

Hatta âdeta bir dergâh terbiyesidir.

Bir imbikten süzülmedir.

Her şeyin yeniden dizaynıdır terbiye. Her şeyin, fıtrat potasında eriyip, yeniden Rabbani ölçülere göre ete kemiğe bürünmesidir.

O (s.a) diyor ki:

“Yerdekilere merhamet ediniz ki göktekiler de size merhamet etsin.”

Demek ki yeri göğü merhametle doldurmak, bizim merhameti bir kalb kıvamı hâline getirmemizle mümkün.

Rasulullah’a endeksli bir merhamet eğitimi, elbette, bir haftalık kutlama çerçevesinde olup bitecek bir iş değil. Ama Diyanet, bu hamle ile, bizim yüreklerimizde bir kıvılcım oluşturmayı amaçlıyor olabilir.

Bir çağrı yöneltiyor yüreklerimize.

Ondan sonrası, bizim bu ateşle ne kadar tutuşacağımıza bağlı.

Görelim bakalım, yüreklerimiz ne kadar rahmet duygusuyla tutuşmaya hazır.

Ben Yemen Türküsünü dinleyince ağlayabilen bir Cumhurbaşkanımızın bulunmasını çok olumlu bir potansiyel olarak görüyorum.

Previous post:

Next post: