<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Taşgetiren &#187; Altınoluk &#8211; Aylık Yazılar</title>
	<atom:link href="http://www.ahmettasgetiren.com/category/altinoluk-aylik-yazilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ahmettasgetiren.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 11 Jan 2012 11:02:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Müslüman ve Zarâfet</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/07/musluman-ve-zarafet/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/07/musluman-ve-zarafet/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 00:33:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=4569</guid>
		<description><![CDATA[İnsandan insana fark vardır. Müslümandan Müslümana da fark vardır. Sufiden sufiye de fark vardır. İnsanı insanlıktan, Müslümanı Müslümanlıktan, sufiyi sufilikten çıkarmaz, ama bazı davranışlar olur ki “Bu olmadı, yakışmadı” deriz. Ya da, bazı davranışlar sergilenir ki, imreniriz, “Muhteşem, emsalsiz, ne güzel” deriz, dudak ısırırız, güzelliğine hayran oluruz. Farklı kılar o davranış o insanı başkalarından&#8230; Hayranlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>İnsandan insana fark vardır. Müslümandan Müslümana da fark vardır. Sufiden sufiye de fark vardır.</p>
<p>İnsanı insanlıktan, Müslümanı Müslümanlıktan, sufiyi sufilikten çıkarmaz, ama bazı davranışlar olur ki “Bu olmadı, yakışmadı” deriz.</p>
<p>Ya da, bazı davranışlar sergilenir ki, imreniriz, “Muhteşem, emsalsiz, ne güzel” deriz, dudak ısırırız, güzelliğine hayran oluruz. Farklı kılar o davranış o insanı başkalarından&#8230; Hayranlık uyandırır.</p>
<p>Zarâfet böyle bir şey.</p>
<p>Normali aşan bir davranış güzelliği.</p>
<p>Tortularından süzülmüş bir kişiliğin işareti.</p>
<p>Bir tür edinilmiş asalet hali.</p>
<p>İslam, insanı alır, süze süze, o davranış güzelliğine getirmek ister.</p>
<p>Kelime-i şehadetle girildiğinde, aslında İslam dairesine girilmiş olur. Ama İslam onunla sınırlı değildir. İslam bir seyrü süluktur. “En güzel insanla aynileşme”ye doğru bir yolculuktur.</p>
<p>Hani, Hucurat 14’te “İman henüz kalplerinize yerleşmedi, onun için iman ettik değil, islam dairesine girdik deyin&#8230;”  diye uyarılır ya “bedevi” müslümanlar&#8230;  İşte öyle bir yolculuk&#8230;</p>
<p>Bir bedevi gelir, Mescid-i Nebeviye bevl eder. Oradaki Müslümanlar kızar bedeviye, ama Rasulullah, “Bırakın yapsın” der. Yapılan iş, bedevinin Müslümanlığını ortadan kaldırmamaktadır. Ama Müslümanlık orada da kalamaz, o bedevi, kişiliği terbiye edile edile, Mescid’e bevl edilmeyeceğini anlayacak hale gelmelidir. Hatta daha ötesini de anlamak gerekecektir Rasulullah’ın ölçülerine yakın bir Müslüman olmak için&#8230;.</p>
<p>Bu şu demek:</p>
<p>İslam olur, iman olur, ama bir de İslam’ın ve imanın zarâfet şeklinde kişiliklere yansıması olur.</p>
<p>Zarâfet inceliktir, nezakettir, nezahettir, güzelliktir, ölçüdür, süzülmüşlüktür.</p>
<p>Denebilir ki zarâfet, Rasulullah Efendimizin “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği, salim olduğu insandır.” (Buhari, İman, 4) diye tarif ettiği Müslümanlık kıvamıdır.</p>
<p>El ve dil&#8230;</p>
<p>İnsanın en dışa dönük uzuvlarıdır. Jestler ve mimikler oradan yansır dışarıya&#8230; Yani insanlık kalitemizin sergi alanıdır ellerimiz ve dillerimiz.</p>
<p>İnsanın içindeki dünya, dışa eliyle ve diliyle yansır.</p>
<p>İşte o uzuvlarda, bir başkasına olumsuz gelecek hiçbir şeyi, Müslümanlık içinde görmüyor Allah Rasulü (s.a.)</p>
<p>El ve dil, içerdekini yansıtır, dedik.</p>
<p>İnsanın iç âlemi ise, ancak, imbikten süzülerek eli ve dili “Müslümanlık kıvamı”na getirebilir.</p>
<p>İslam’da amentü var.</p>
<p>İslam’da namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadetler var.</p>
<p>Ama İslam’da, bunlardan öte, ya da bunları da gerçek kıvamına eriştirecek, ya da bunlar gerçek kıvamına eriştiğinde husule gelecek şahsiyet özellikleri de var.</p>
<p>Mesela, “Kul hakkı” müessesesi, bütün bu temel değerlerin insan hayatına en ince hassasiyetler halinde yansımasını sağlayan kişilik disiplinidir. Bir Müslümanın hayatında “kul hakkı” disiplininin yansımadığı alan yok gibidir.</p>
<p>Bakalım mesela:</p>
<p>“Güler yüz sadakadır.” buyuruyor Rasulullah (s.a.) Böylece bir “Müslüman yüzü” tarif ediliyor. Ne demek bu? Başka bir zaruret yoksa yüzünü tebessümle donat, demek. Tebessüm mü güzel bir insan yüzü için, abus çehre mi? Tabii ki tebessüm. Tebessümün “sadaka” olarak nitelenmesi, onun bir başkasına ihsan – yani güzellik, iyilik taşıyor olmasından kaynaklanıyor.</p>
<p>İnsanın yüzünün tebessümle donanması için, yüreğinin itmi’nan içinde olması gerekir. Teslimiyet gerekir. Rıza gerekir. İçin durulması gerekir. Teşevvüşün son bulması gerekir. Onun için insanın Kader’le probleminin kalmaması gerekir.</p>
<p>İslam, insandan göz – kaş işaretlerini bile ölçülü kullanma gibi bir hassasiyet istiyor. Göz kaş işaretleriyle bir başkasını kınamak, asla kabul görmüyor.</p>
<p>Sesi kullanırken zarâfet istiyor İslam..</p>
<p>“Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.” (Lokman, 19)</p>
<p>Müslüman bu terbiyeyi, bizzat Rasulullah’ın huzurunda, ve bizzat İlahi Kelam’ın “sesini O’nun sesinden yüksek çıkarmama” uyarısıyla terbiye edilerek öğreniyor.</p>
<p>Dilin zarâfeti bakın hangi alanlara ulaşıyor?</p>
<p>-Üç kişi bir arada iken iki kişinin kendi aralarında fısıldaşmaları hoş karşılanmamış.</p>
<p>Hakaret etmemek temel bir hassasiyet..</p>
<p>Yalan söylememek öyle.</p>
<p>Gıybet etmemek öyle..</p>
<p>Söz getirip götürmemek öyle..</p>
<p>Gözde, bakışta zarâfet arıyor İslam. Bir başkasının görülmesini istemediği mahrem alanına bakmamak terbiyesi veriliyor Müslümana.</p>
<p>Mahremiyet hassasiyeti başlı başına bir Müslüman toplumun zarâfet itinası haline geliyor.</p>
<p>Tecessüs, ayıp &#8211; kusur arama yasaklanıyor.</p>
<p>Aksine ayıp örtücülük bir karakter halinde telkin ediliyor.</p>
<p>Yürüyüşte bile zarâfet istiyor.</p>
<p>“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsra, 17)</p>
<p>İslam, insanı, her anlamda ve her alanda zarâfetle donatan bir değerler manzumesidir.</p>
<p>İnsan ilişkilerini zehirleyen en kötü huylardan birisi olan kibir olmamalı İslam’ın insanında.</p>
<p>Bir başkasını aşağılama olmamalı.</p>
<p>Yaptığı işi güzel yapmalı Müslüman.</p>
<p>Kabrin toprağını düzenlerken bile hassasiyet gösterilmesi Peygamber’in terbiye kuralları içinde yer alıyor.</p>
<p>Burada da insanların bakışına, baktığı şeyi güzel görmesine itina etmek var.</p>
<p>Güzel kokmak, bunun için koku sürünmek mesela.. Ter kokusu, sarımsak kokusu gibi şeylerden kaçınmak, bu halde mescide gelmemek var.. Rabbin huzuruna çıkarken, onun nimetlerini üzerinde taşımak var.</p>
<p>Temiz giyinmek&#8230;</p>
<p>Vücut temizliğine itina etmek var.</p>
<p>Dua ederken sesi haddinden fazla yükseltmeyi “haddi aşmak &#8211; aşırı gitmek” olarak vasıflandırıyor Rabbimiz&#8230;</p>
<p>“Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Çünkü o aşırı gidenleri sevmez.” (Araf, 55)</p>
<p>(En güzel isimler [esma-ül-hüsna] Allah’ındır. Ona o güzel isimlerle dua edin) buyuruluyor. (Araf 180)</p>
<p>Yani el açmak ve gönlümüzün taa derinliklerine ulaşarak “Ya Rahim, ya Rahman, ya Rauf, Ya Gaffar, ya Halim, ya Settar&#8230;.” diye seslenmek&#8230; Duada zarâfet&#8230;</p>
<p>Rasulullah Efendimiz, savaş esnasında bir vadiyi aşarken yüksek sesle tekbir getiren ashabına “Ey insanlar! Nefislerinize merhamet ediniz. Zira siz sağır ve uzak olana dua etmiyorsunuz. Ancak siz sizinle beraber olan, işitici ve yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz.” uyarısını yapıyor.</p>
<p>İslam’ın en temel müesseselerinden birisi infak. Ama infak, sadece vermek değil, vermek ama güzel vermek. Yani infakta zarâfeti gerçekleştirmek.</p>
<p>Nedir infakta zarâfet?</p>
<p>Sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmaması, mesela.</p>
<p>Başa kakmamak mesela.</p>
<p>Borçlu hale getirmemek mesela.</p>
<p>Kendisini sadakayı alandan üstün görmemek mesela.</p>
<p>“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir” (Bakara, 263)</p>
<p>Allah Teala’nın bütün sınırsız zenginliğine, sınırsız kudretine rağmen “Halim” olması neden hatırlatılır sık sık? Çünkü yumuşak huyluluk diye tercüme edilen “hilm” telkin edilir Müslümana ve hilm, zarâfetin olmazsa olmazlarındandır.</p>
<p>İnfaktaki zarâfeti anlatmaya devam edelim:</p>
<p>Sadakayı alana, böyle bir infakta bulunabilme fırsatına vesile olduğu için teşekkür etmek mesela.</p>
<p>İnfak terbiyesinde zirve ise, sadakaları, o rızkı kendisine lutfeden  varlığa, yani bizzat Allah’ın eline verdiği duygusuyla, büyük bir ihtiram halinde vermek&#8230;</p>
<p>Bu, infakta zarâfetin de zirvesi olmalıdır.</p>
<p>Acaba namazda da zarâfetten söz edilebilir mi?</p>
<p>Pek tabii edilebilir:</p>
<p>Mesela, tadil-i erkana riayet etmek namazda zarâfet değil mi? Yani gerçek Huzur duygusuyla, büyük bir vakar içinde Rabbin önünde kıyam etmek, rüku etmek, secde etmek&#8230; Her rükne itina etmek, hakkını vermek, onun Rabbin Huzurunda yapıldığı bilincinden asla uzaklaşmamak&#8230;</p>
<p>Zarif bir namaz üzerinde düşünürsek, eminim, onun yalap şap kılınan, eğilip kalkılan, namazda olduğunun bile farkında olunmayan, ve Rasulullah Efendimiz gördüğünde “Bu namaz olmadı” diyeceği, mahşer ortamında kişinin yüzüne çarpılacak olan namazdan farklı olacağını göreceğiz.</p>
<p>Rasulullah’ın terbiyesi, Rabbani bir terbiyedir. “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” buyuruyor.</p>
<p>İşte o terbiyenin içine “rahmetle donanmak” giriyor. “Kaba ve katı yürekli olmamak” giriyor ve “yumuşak davranmak” giriyor. (Ali İmran, 159) Bunların her biri, Rasulullah Efendimizin “zarif” şahsiyetinin pırıltılı yansımalarıdır ve her bir Müslüman’a “güzel örnek” olsun diye Kelam-ı Kadim’de yer almıştır.</p>
<p>Tıpkı bunun gibi, İlahi Kelam’a yansıyan çerçevede ailede zarâfet, sevgi (mahabbet) ile inşa ediliyor, merhametle (rahmet) inşa ediliyor. Müslüman ailenin zarâfeti, “kalplerin birbirine ısındırılması” ile ve bünyesinde barındırdığı “sekinet”le temayüz ediyor. Her gün bir dalaşın yaşandığı yer değil, olmamalı Müslüman aile. (Rum, 21)</p>
<p>Ve bu ailelerin temeline yerleştiği “Müslüman toplum”, sevgi ve merhametle dokunan, “kul hakkı hassasiyeti” ile herkesin birbirinin hukukuna itina ettiği, üstelik bunu, bir polis disiplinine gerek duymaksızın, içten çıkıp dışa yansıyan bir karakter halinde, adeta bir suyun akışı niteliğinde tabii hale getirmiş bir zarâfet toplumu oluyor.</p>
<p>Bugün İslam toplumları bu nitelikte mi? Tartışılabilir.</p>
<p>Ama İslam’ın inşa etmek istediği toplumun bu toplum olduğu muhakkak.</p>
<p>Rasulullah Efendimizin muazzez kişiliği orada duruyor.</p>
<p>Kur’an’ın rahmet ölçüleri orada duruyor.</p>
<p>Ve Kur’an ölçülerinde, Rasulullah (s.a.) ölçülerinde kişilikleri süzüp zarâfet örneği haline gelen Allah dostları orada duruyor.</p>
<p>Yapılması gereken, bu güzellikleri kişiliğimize taşımak ve “Zarif Müslüman” olabilmektir.</p>
<p>Mülk Suresi’nin hemen başındaki “Sizi, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda imtihan için yarattık” (Ayet 2) buyurulması, bir anlamda önümüzde tüm hayatımız için bir zarâfet yarışı başlatmış olmuyor mu?</p>
<p>Son söz yine Rasululllah Efendimiz (s.a.)’e ait olsun:</p>
<p>““Allah cemildir ve cemal sahiplerini sever, cömerttir ve cömerdi sever, kerimdir ve kerimi sever, temizdir ve temizi sever.” (Tirmizi, edeb 41)</p>
<p>Gül Yaprağı Kadar Zarif</p>
<p>Gönül terbiyesi almış İslam büyüklerinin birbirine karşı gösterdiği saygıyı Mevlânâ Câmî’nin (Molla Câmî olarak da bilinir) başından geçen bir hadise çok güzel anlatır.</p>
<p>Mevlânâ Câmî (1414-1492) yılları arasında yaşamış olan ünlü İslam alim ve şairlerinden biridir. Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, şairler, yazarlar ve bilginler “Suskunlar Meclisi” adını verdikleri bir heyet oluşturmuşlardı. Bu meclis, üyelerini çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasından seçiyordu. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştu. O dönemde yaşayan âlim, şair ve yazarların içinde bu meclise üye olma arzusu vardı. İşte Mevlânâ Câmî bunlardan biriydi. O, gerçekten çalışmaları, ahlakı, nezaketi ile örnek bir insandı. Ancak suskunlar meclisinin üye sayısının sınırlı olması onun, seçkin insanların yer aldığı bu kurulda bulunmasına imkân vermiyordu.</p>
<p>Bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duymuştu. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya geldi. Binanın önünde bir kapıcı bekliyordu. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp içeriye gönderdi. Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi çok yakından tanıyorlardı, fakat vefat eden üyelerinin yerine birkaç gün önce başka bir değerli insanı almışlardı. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek, “seni üye yapamıyoruz” demek oldukça zordu. Kendi aralarında epeyce düşündüler.</p>
<p>Ardından da bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderdiler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardı. Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştı. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koydu.</p>
<p>Haliyle gül yaprağı bardağı taşırmamıştı. Verdiği bu cevapla kendisi için de suskunlar meclisinde bir yerin bulunduğunu anlatmak istiyordu. Meclis üyeleri de ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu hemen anladılar. Böyle bir insana çok nazik bir şekilde de olsa daha önce “meclisimizde yer yok!” anlamında bir cevap verdiklerinden dolayı çok üzüldüler. Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî’yi meclislerine üye yapmaya karar verdiler.</p>
<p>Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazdı. Üye sayısını belirten otuz sayısının önüne bir sıfır yazarak Mevlânâ Câmî’ye verdi. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordu. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılamadığını göstermek için otuz sayısına eklenen sıfırı silip otuzun soluna yazdı.</p>
<p>Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyordu. Son verdiği cevapla, gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, suskunlar meclisinin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyordu.</p>
<p>Bu yaşanmış vakıa bize zarâfetin insan ilişkilerini ne ölçüde güzelleştirdiğini nasıl anlatıyor? Anlaşılan mesele gül yaprağı kadar zarif ve bulunduğu ortama fazla gelmemekte toplanıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/07/musluman-ve-zarafet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evlad Paniği</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/06/evlad-panigi/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/06/evlad-panigi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2011 03:36:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=4529</guid>
		<description><![CDATA[Yer Gaziantep. Bir düğün var. Düğün telaşı içinde bir anne, dört dönüyor. Kızını arıyor. Kızı Fatma. Henüz 5 yaşında. Şimdi şurada oynuyordu, nereye gitti bu çocuk? Fatma yok. Fatma göz ile kaş arasında kayboldu. Gaziantep polisi seferber oldu minik Fatma’yı bulmak için. İki gün geçti, her yeri aradı, bulamadı. Sonra “Ev ev arayacağız mahalleyi” dedi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Yer Gaziantep. Bir düğün var. Düğün telaşı içinde bir anne, dört dönüyor. Kızını arıyor. Kızı Fatma. Henüz 5 yaşında. Şimdi şurada oynuyordu, nereye gitti bu çocuk?</p>
<p>Fatma yok. Fatma göz ile kaş arasında kayboldu.</p>
<p>Gaziantep polisi seferber oldu minik Fatma’yı bulmak için.</p>
<p>İki gün geçti, her yeri aradı, bulamadı.</p>
<p>Sonra “Ev ev arayacağız mahalleyi” dedi.</p>
<p>Ve minik Fatma’nın cesedi, sabahleyin, evlerinin karşısındaki sokağın başında bulundu.</p>
<p>Tecavüz edilmiş ve boğularak öldürülmüştü.</p>
<p>Acaba katil kimdi, hangi canavardı, sapıktı?</p>
<p>Sorgu, sorgu, sorgu ve korkunç vahşetin faili ortaya çıktı:</p>
<p>16 yaşındaki komşu çocuğu V.Y. idi cinayeti işleyen&#8230;</p>
<p>Yani bir başka “çocuk!”</p>
<p>V.Y. ifade verdi polise.</p>
<p>Oralar anlatılacak gibi değil.</p>
<p>İki masum dünyadan bir cinayet ve bir tecavüz vak’ası çıkmıştı, hepsi bu.</p>
<p>Minik Fatma’nın cesedini bir battaniyeye sar, kilere sakla, polisler ev ev aranacağını söyleyince paniğe kapılıp sokağa bırak&#8230; 16 Yaşında bir çocuk!</p>
<p>Bir de şu:</p>
<p>V.Y. diyor ki:</p>
<p>“Fatma’nın cebindeki 25 kuruşla kendime dondurma aldım!” Vahşet, çocuk ve dondurma&#8230; Ne kadar birbirinden alakasız şeyler bunlar&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Kayseri’de kaybolduktan sonra cesetleri bulunan üç çocuğun katili bir yetişkindi, şimdi bir çocuk katille karşı karşıyayız.</p>
<p>Sıfır kilometre masumiyetin içinden, yonta yonta katiller, tecavüzcüler çıkarıyoruz.</p>
<p>Sayıları bir mi, beş mi, bin mi?</p>
<p>Yani istisna mı, olağan mı?</p>
<p>Nasıl bir kişilik oluşturma düzenimiz var ki, çocuk gibi bir Rabbani armağanı boza boza, bir canavara dönüştürüyoruz?</p>
<p>Akıl bozuluyor, kalb bozuluyor.</p>
<p>Onlar bozulunca her şey bozuluyor.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Önünüzde bir evde yangın çıksa, telaşa kapılırsınız. Yangını söndürmek için çare ararsınız.</p>
<p>O evde bir insan bulunduğunu öğrenseniz telaşınız daha da büyür, bir kişinin girip içerdeki insanı kurtarmasını istersiniz. İçinizden “Acaba bunu ben yapabilir miyim?” sorusu geçer.</p>
<p>Yanan ev, kendi eviniz olsa, içerde kendi evladınız olsa – Allah korusun- canınızı da düşünmez, ateşlerin içine dalar, yavrunuzu kurtarmaya çalışırsınız.</p>
<p>Soru şu:</p>
<p>Acaba 16 yaşındaki V.Y.’nin, 5 yaşındaki Fatma’ya tecavüz edip öldürmesi, bir yangın mıdır, o yanan ev midir, o ev sizin eviniz midir, o evdeki çocuklar sizin çocuğunuz mudur?</p>
<p>Allah korusun, Allah korusun, Allah korusun!</p>
<p>Ama bir yangın var dünyada&#8230;</p>
<p>Çocuk dünyası gibi bir masumiyet alanını da saran bir yangın var.</p>
<p>Orman yangınlarında kozalaklar ısınır, yanar ve bir ateş topu halinde yerinden fırlayıp onlarca metre öteye ulaşır. Orayı tutuşturur. Orada da yangın başlar. Yani uzaklardaki yangın bize ulaşmaz, düşüncesi yanlış bir düşünce&#8230; Bir kozalak uçar gelir ve tutuşturur yüreğinizi&#8230;</p>
<p>Peygamberimiz <strong>“Çocuk İslam fıtratı üzere doğar, </strong>buyuruyor. <strong>Sonra anne-babası onu Hristiyan, Musevi veya Mecusi yapar”</strong> diyor.</p>
<p>Yani çocuk için bir kişilik inşası söz konusu.</p>
<p>Bunu anne – baba yapar prensip olarak&#8230; Anne – baba, ne verdiğine bakacak çocuğa bu sebeple&#8230;</p>
<p>Ama bugünün dünyasında, kişilik inşası yapanlar, yani anne – baba misyonuna soyunanlar çoğaldı.</p>
<p>Kim ki çocuğun gözüne, kulağına, kalbine dimağına ulaşıyor, o eğitiyor, kişilik inşa ediyor.</p>
<p>Baba- anne eğer çocuklarının yüreğine, dimağına, gözüne kulağına siper olamıyorsa, oklar hedefini buluyor.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Emniyet raporlarına göre Türkiye’de uyuşturucu kullanma yaşı 11’e düşmüş bulunuyor.</p>
<p>11 yaşındaki bir çocuğa nasıl ulaşır uyuşturucu?</p>
<p>Sigara, alkol çok daha yaygın.</p>
<p>Çocuk suçluluğu diye bir hadise var.</p>
<p>Çocuk suçluluğunun bir boyutu cinsel suçluluk halinde.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Nasıl nüfuz eder bu çürüme çocuklarımızın yüreklerine?</p>
<p>Çocuk eğitimi ana rahminden itibaren başlıyor, bu, bilimsel bir gerçek.</p>
<p>Yani annenin yaşadığı ortamın, rahmindeki cenine ruhi yansımaları var.</p>
<p>Sonra çocuğun büyüdüğü ortama akan mesajlar&#8230;</p>
<p>Anne babadan, hısım akrabadan, eş dosttan, ve evimize ortak olan mesaj taşıyıcılardan&#8230;</p>
<p>Şeytan mala ve evlada ortak olabilme misyonuyla hareket ediyor. (İsra suresi, 64)</p>
<p>Acaba, evlerimizdeki su arıtma cihazlarının içindeki filtrelere benzer bir filtreyi, evlerimize taşınan mesajları süzmek için yerleştirebilmiş olsaydık, ortaya nasıl bir kirlilik çıkardı? O filtreler kaç zamanda, artık kirleri süzemez hale gelirdi?</p>
<p>Şimdilerde, sigaranın, akciğerlerde nasıl bir tortu bıraktığına dair filmler yapılıyor.</p>
<p>Acaba kirli mesajlar, zihinlerimizde ve kalblerimizde nasıl bir tortu bırakıyor?</p>
<p>Öldürmeyi başarı kriteri olarak kurgulamış bir bilgisayar oyunu, çocuklarımızı hiç etkilemez mi acaba? Çocuklarımız neden kilitlenir bu oyunlara değilse?</p>
<p>İnternet&#8230;</p>
<p>Dünyayı ayağınıza taşıyan bir iletişim aracı ve bilgi deposu&#8230;</p>
<p>Çocuğunuz dolaşmayı bilmiyorsa o dünyada, yolu bataklığa mı çıkar, zirvelere mi?</p>
<p>İnternete getirilecek filtrelere karşı isyan bayrağını açanların taşıdığı pankartları gördünüz mü?<strong>“Pornoma dokunma”</strong> yazıyordu birisinde. Onu da taşıyan bir insandı. Bir gençti. Porno, cinselliğin en pespaye boyutu&#8230; Ona dokunma diye sesleniyor genç adam. Çirkefin içinde bir debeleniş değil mi bu? Kanalizasyonun yüreklere ve dimağlara bağlanması değil mi? Kaç yılda geldik buraya ve kaç yıl sonra nerelere varacağız?</p>
<p>Televizyonlar, gözlerimizi, gönüllerimizi neye alıştırırlar?</p>
<p>“16 yaşındaki V.Y.”</p>
<p>Adını yazmama itinası gösteriyoruz. Çocukluğuna saygı duyuyoruz. Çocukluğunun belki kurtulabileceği ümidini taşıyoruz.</p>
<p>Acaba kurtulabilecek mi V.Y.? Minik Fatma’yı kaybettik, V.Y.’yi kurtarabilecek miyiz, onun elinde başta Fatmacıklar heba olmasın diye?</p>
<p>Bizim, anne babalar olarak, devlet olarak, insanlık olarak çocuklarımızı kurtarma diye bir kaygımız, bunun için bir projemiz var mı?</p>
<p>Gerçekten yangını yüreğimizde hissediyor muyuz?</p>
<p>Çocuklarımızın, Yaratan tarafından her birimize bir <strong>“imtihan alanı”</strong> olarak teslim ve emanet edildiğinin farkında mıyız?</p>
<p>Çocuklarımızla bir <strong>“Amel defteri”</strong> yazdığımızın farkında mıyız?</p>
<p>Geride, bize hala iyilikler taşıyan bir varlık mı bıraktık yoksa, ahiret hayatımızı hep karartacak olan bir miras mı?</p>
<p>Onların yanında sergilenen her davranışın, onların dünyasına giren her mesajın, onların kişiliğine konan bir tuğla olduğunun farkında mıyız?</p>
<p>Halık Teala, <strong>“Ateşten koruyun kendinizi ve çocuklarınızı”</strong> diyor. (&#8230;..)</p>
<p>Kendinizi ve çocuklarınızı&#8230;</p>
<p>Birlikte bir korunma bu.</p>
<p>Yani korunma için bir iklim oluşturmak gerekiyor&#8230; Öyle bir iklim ki, ne bize ateş dokunsun ne çocuklarımıza&#8230; Yanmayalım.</p>
<p>Üniversite bitirmiş bir genç kız, annesini katletmiş, sonra kolunu bacağını keserek, paketler halinde sağa sola bırakmıştı.</p>
<p>Acaba cinnet mi geçirmişti, yoksa ona verilen kişilik eğitimi zaten bir cinnet eğitimi miydi?</p>
<p>Bunlar, evlatlarımızla dünyada yaşadığımız cehennemler&#8230;</p>
<p>Ya ebedi hayatta yaşanacak olanlar?</p>
<p>Evlatlarımızla ilgili nasıl manzaralara tanık olacağız orada ve bize nasıl bir akıbet yaşatacaklar?</p>
<p>Musa Efendi Hazretleri – kuddise sirruh-, çocuklarına merhamet ettiğini zannedip, sabah namaza uyandırmayan anne babaların, aslında onlara merhametli davranmadıklarını, gerçekte onların ahiretlerinin kararmasına zemin hazırladıklarını söylerlerdi.</p>
<p>İnsan cennetini ve cehennemini bu dünyadan götürür, denilmiştir. Kendimizin veya çocuklarımızın cennetini ve cehennemini de buradan götürüyoruz&#8230; Ebedi alemde bir cennet inşa etmek ve bunun içinde, çocuklarımızla yaşamak istiyorsak, onların yürekleri üzerine kapanmamız ve üzerlerine kirler, çamurlar yağmasına fırsat vermememiz gerekiyor&#8230; Hayati soru şu: Aile ortamımız cennetten bir parça mı? Hayati soru şu:</p>
<p>Aile, anne, baba hala yerli yerinde duruyor mu?</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/06/evlad-panigi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O’nun (s.a.v.) Merhametini Kuşanmak</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/04/o%e2%80%99nun-s-a-v-merhametini-kusanmak/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/04/o%e2%80%99nun-s-a-v-merhametini-kusanmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2011 03:02:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=4359</guid>
		<description><![CDATA[Bismillahirrahmanirrahim Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla&#8230;. &#8230;.. Kur’an’ı Rahman öğretti. İnsanı Rahman yarattı. Rahman koydu rahmet ölçüsünü. “Rahmetenlilalemin”i Rahman gönderdi. Rahmeten lil alemin olanın yüreğinden rahmet ışıkları taşındı evrene&#8230; O tuttu insanın elinden, insanın yüreğini rahmetle o yoğurdu. Kur’an rahmetti, Muhammed Mustafa rahmetti, İslam rahmetti. Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta Dişsiz mi bir insan onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Bismillahirrahmanirrahim</p>
<p>Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla&#8230;<em>.</em></p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Kur’an’ı Rahman öğretti.</p>
<p>İnsanı Rahman yarattı.</p>
<p>Rahman koydu rahmet ölçüsünü.</p>
<p>“Rahmetenlilalemin”i Rahman gönderdi.</p>
<p>Rahmeten lil alemin olanın yüreğinden rahmet ışıkları taşındı evrene&#8230;</p>
<p>O tuttu insanın elinden, insanın yüreğini rahmetle o yoğurdu.</p>
<p>Kur’an rahmetti, Muhammed Mustafa rahmetti, İslam rahmetti.</p>
<p><strong>Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta</strong></p>
<p><strong>Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.</strong></p>
<p>O geldi, insanı insan yaptı.</p>
<p>Kız çocuklarını kurtardı, onları diri diri toprağa gömen babaların yüreğini kurtardı, avucundan uçup giden kız çocuklarına yanan annelerin yüreğini kurtardı.</p>
<p>İslam, bir vahşet ortamından, rahmet insanı çıkardı.</p>
<p>İslam, bir vahşet toplumundan çağlar boyu örnek alınacak rahmet toplumu, saadet toplumu çıkardı.</p>
<p>Kutlu Peygamber, Allah’ın kutlu elçisi, bütün çağların annesi gibi, babası gibi, muallimi, mürebbisi gibi, emek verdi insanların yüreğine&#8230;</p>
<p>Rahmet&#8230; rahmet&#8230;. rahmet taşıdı.</p>
<p>Her işin başına Rahman ve Rahimin adını koymayı öğretti.<em> </em></p>
<p><strong>“Zulmü ve zalimi sevmez Allah”</strong> dedi, zulmü söktü aldı yüreklerden&#8230;</p>
<p>İpeğe dönüştü yürekler.</p>
<p><strong>“Yerdekine merhamet etmeyene Gökteki merhamet etmez”</strong> dedi, gökten yere rahmet sağdı.</p>
<p>Kediyi aç bırakma, dedi.</p>
<p>Hayvana vurma, sövme dedi.</p>
<p>Karıncaları yakma, dedi.</p>
<p>Her şeyin hukuku var, dedi.</p>
<p>Dağları bile sevdi.</p>
<p>Çocukların başını okşadı.</p>
<p>Öksüzlere, yetimlere çok özel şefkati vardı.</p>
<p>Aç yatan komşudan komşuyu sorumlu tuttu.</p>
<p>Savaşta bile, vahşete izin vermedi.</p>
<p>Kadınlara, çocuklara, din adamlarına dokunulmazdı O’nun savaş hukukunda. Ağaçlar yakılmazdı&#8230;</p>
<p>Evet, o bir <strong>“Rahmet Peygamberi”</strong> idi.</p>
<p>Ve O, bütün çağlara rahmet taşımak için gelmişti.</p>
<p>Bütün çağların bütün insanlarına.</p>
<p>İslam evrensel bir çağrıydı ve İslam, bütün zamanların rahmet mesajı idi.</p>
<p>İnsan var oldukça, onun yüreğine, İslam’ın rahmet mesajı akmalıydı.</p>
<p>İnsanın yüreği, bütün çağlarda, İslam’ın rahmet mesajı ile yoğrulmalıydı.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Şiddet kol geziyorsa hala&#8230; Üstelik çok daha vahşi boyutlarda&#8230;</p>
<p>Savaşlarda binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca insan can veriyorsa&#8230; Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, savaş dışı kalması gereken herkes, savaşların kurbanı haline geliyorsa.</p>
<p>Üstelik savaşlar, çok daha kıyıcı kitle imha silahlarının kullanımına sahne oluyorsa.</p>
<p>Uyuşturucu çörekleniyorsa gençlerin yüreğine&#8230;</p>
<p>Küçücük kıvılcımlardan, büyük cinayetler çıkıyorsa&#8230;</p>
<p>Aile içi şiddet, anneleri, çocukları boğuyorsa&#8230;</p>
<p>Yeni doğan bebekler çöp konteynırlarında bulunuyorsa&#8230;</p>
<p>Babalık, annelik, evlatlık, dehşet verici bir değer aşınmasına maruz kalmışsa&#8230;</p>
<p>İlkel dönemlerde olduğu gibi merhametsizlik insanı devreden çıkarmış, neredeyse yeniden insan insanın kurdu haline gelmişse&#8230;</p>
<p>Üstelik çok daha vahşi araçlarla&#8230;</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>Rahman’a bağlılık yeniden yoğurmalı yüreklerimizi&#8230;</p>
<p>Rahmet Peygamberi yeniden tutmalı elimizden&#8230;</p>
<p>İnsanoğlu yeniden tutmalı Rahmet Peygamberi’nin elinden.</p>
<p>Yüreğini yeniden teslim etmeli O’nun merhamet terbiyesine&#8230;</p>
<p>İnsanın yüreği, yeniden arındırılmalı, İslam’ın rahmet potasında&#8230;</p>
<p>Çünkü ancak kalbi olanlar merhameti yüklenebilir.</p>
<p>Kur’an’ı yeniden okumalı insan. Rahman ve Rahim olan’dan indirilmiş nur huzmeleri halinde&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim</p>
<p>Rahman ve Rahim Olan’ın adıyla yeniden başlamalı hayata&#8230;</p>
<p>Evrene rahmeti taşımalı.</p>
<p>Müslüman, buna kendi kişiliğinden başlamalı.</p>
<p>Her müslümanda bir rahmet insanı ete kemiğe bürünmüş olmalı.</p>
<p>Hazreti Mevlana <strong>“Memlekette üşüyenler varsa sen de üşü”</strong> diye sesleniyor.</p>
<p>Bu, evrensel bir empati çağrısıdır.</p>
<p>Başkasının acısı yakmalı bizim de yüreğimizi.</p>
<p>İslam toplumları rahmet toplumları olmalı.</p>
<p>Bir rahmet seferberliğine başlamalı.</p>
<p>Evlerimizde rahmet olmalı.</p>
<p>Babaların yüreği rahmet duygusuyla atmalı&#8230;</p>
<p>Anneler, rahimlerinde bebelerini rahmetle beslemeli, doğduklarında onları rahmet sütü ile emzirmeliler, çocukların yüreği rahmetle yoğrulmalı&#8230;</p>
<p>Ve çocuklar, yaşlı anne- babalarına rahmet kanatlarını germeli.</p>
<p>Öğretmenler rahmet insanı olmalı, öğrencilerin yüreğini rahmetle donatmalı.</p>
<p>Yönetenler rahmeti kuşanmalı, yönetilenler rahmeti çoğaltmalı.</p>
<p>Siyaset rahmeti ve merhameti çoğaltmak için yapılmalı&#8230;</p>
<p>Ülke ülke rahmeti solumalıyız.</p>
<p>Merhamet, içimizde sönmeye yüz tutmuş insanlık kandilini yeniden yakmalı.</p>
<p>Bin şekilde kendini göstermeli merhamet, insanda&#8230;</p>
<p>Bir çocuğun başını okşayarak mesela&#8230;</p>
<p>Dertli birinin ellerini tutarak mesela&#8230;</p>
<p>Ağlayan birinin göz yaşına ortak olarak mesela&#8230;</p>
<p>Ekmeğini bir yoksulla paylaşarak mesela&#8230;</p>
<p>Susuz kalmış köpeğe su vererek, ayağı yaralanmış kediyi tedavi ederek mesela&#8230;</p>
<p>Kara kışta üşüyen bir serçenin acısını paylaşarak mesela&#8230;</p>
<p>Sokakta mendil satan bir çocuğun üşüyen ellerini ısıtarak mesela&#8230;</p>
<p>Yakınlarını kaybetmiş bir dedenin, ninenin yalnızlığını paylaşarak mesela&#8230;</p>
<p>Çağımızda yaşanan insani acılar karşısında gözlerimizi yummayarak, kulaklarımızı kapamayarak, kalbimizi perdelemeyerek mesela&#8230;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bizim coğrafyamızda, ve bütün coğrafyalarda insan çok acı çekti.</p>
<p>Yeni bir çağ başlamalı İslam’ın rahmetiyle donanan.</p>
<p>Yeni bir çağ başlamalı, Rahmeten lil aleminin, gönül iklimiyle buluşan.</p>
<p>Yeni bir çağ başlamalı, Saadet Çağı’ndan güzellikler taşıyan&#8230;</p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim.</p>
<p>Rahman ve Rahim olanın adıyla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/04/o%e2%80%99nun-s-a-v-merhametini-kusanmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güzel Müslüman Olmak</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/02/guzel-musluman-olmak/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/02/guzel-musluman-olmak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2011 03:04:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=4132</guid>
		<description><![CDATA[Cemil (Güzel) olan ve cemali (güzelliği) seven Allah’ın kuluyuz. Allah’ın “Güzel örnek” diye tavsif buyurduğu Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.)’nın ümmetiyiz. (Ahzab,21) “Müslümanlardanım” demek, ilahi kelamda “en güzel söz” olarak vasıflandırılmış. (Fussılet, 33) Halik-ı zülcelal, “kainatın, hayatın ve ölümün yaratılış sırrını insanlardan hangisinin daha güzel bir hayat yaşayacağı, daha güzel ameller ortaya koyacağı imtihanı”na bağlamış. (Hud, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Cemil (Güzel) olan ve cemali (güzelliği) seven Allah’ın kuluyuz.</p>
<p>Allah’ın “Güzel örnek” diye tavsif buyurduğu Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.)’nın ümmetiyiz. (Ahzab,21)</p>
<p>“Müslümanlardanım” demek, ilahi kelamda “en güzel söz” olarak vasıflandırılmış. (Fussılet, 33)</p>
<p>Halik-ı zülcelal, “kainatın, hayatın ve ölümün yaratılış sırrını insanlardan hangisinin daha güzel bir hayat yaşayacağı, daha güzel ameller ortaya koyacağı imtihanı”na bağlamış. (Hud, 7, Mülk, 2)</p>
<p>Halik-ı zülcelal, kitab-ı keriminde insana “Dünyada da ahirette de iyilik – güzellik talep etmeyi” öğretmiş. (Bakara, 201)</p>
<p>Şari-i hakiki, yani gerçek din koyucu olarak Allah Teala, “Hep iyiliği şiar edinmiş olarak, Allah’ı görüyormuş gibi bir kulluk duygusu içinde, yüzünü ve özünü Allah’a teslim edip bir de İbrâhim’in tevhid dinine tâbi olan kimseden daha güzel din mensubu var mı?” diye sorarak, “Güzel bir din çerçevesi” koymuş önümüze. (Nisa, 125)</p>
<p>Halik Teala, kullarının yaptığı infakı, Zatına verilen “Güzel borç” diye nitelemiş. (Bakara, 245, Hadid-11, 18, Teğabün 17, Müzzemmil 20)</p>
<p>“Kötülüğün bile en güzel tarzda uzaklaştırılması” öğütlenmiş ilahi kelamda. (Mü’minun, 96, (Fussılet, 34)</p>
<p>“Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmamız, mücadele gerekirse “en güzel şekilde” mücadele etmemiz istenmiş. (Nahl, 125)</p>
<p>Rasulullah Efendimiz, “Kişinin Müslümanlığının güzelliği, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesidir” buyurarak, Müslümanlığı güzel kılmak gibi bir gayrete işaret etmiş.</p>
<p>Yine Rasulullah efendimiz, bazı kişilerle ilgili olarak “Hasüne islamuhu – İslamı güzel oldu” değerlendirmesi yapmış.</p>
<p>Bütün bu ayeti kerimelerden ve hadisi şeriflerden, İslam’ın – Müslümanlığın aslında güzel olduğunu, “Ben müslümanım” demenin, insanın kendisini aslında mahza bir güzelliğe nispet etmesi anlamına geldiğini öğreniyoruz.</p>
<p>Ama yine bu ayet ve hadislerden, Allah Teala ve Rasulü Ekreminin, insanları, İslam’ı bütün güzelliği ile hayatlarına taşımaya çağırdıklarını öğreniyoruz.</p>
<p>Bundan da anlıyoruz ki, İslam’ın kişiyi güzelleştirmesi bir iradeye, bir emeğe bağlı. Bu irade gösterilmez, bu emek verilmezse,  kişilikler İslam’ın güzellikleriyle donanmayabiliyor ve oraya “Güzel olmayan bir insan tipi” çıkabiliyor.</p>
<p>“Güzel olmayan bir müslüman”dan söz edilebilir mi? Yani bir insan hem müslüman olup, hem de “Güzelliği yeterince kuşanmamış” olabilir mi?</p>
<p>Bunu söylemek ne kadar bir tezadı ifade etmek anlamına geliyor olursa olsun, hem İslam dairesinde bulunuyor olup, hem de bütün kişiliği güzelliklerle donanamamış olmak, mümkündür.</p>
<p>İslam’ın, kişinin hayatına giren her yanlışı, her çirkinliği, İslam’la alakayı kesme sebebi olarak görmüyor olması, böyle bir tezadın mevcud olmasına imkan vermektedir.</p>
<p>İslam, bir Müslümanın günaha bulaşmasına hoş bakmaz. Günah bir tür çirkinliktir. Öyle ki, Kur’an’da, bazı günahlar için “Şeytanın işlerinden bir pislik” ifadesi kullanılmıştır. (Maide 90, En’am 145) Böyle bir şeyin güzelliğinden söz edilemez ama, bu da, başka günahlar gibi bir Müslümanın hayatında bulunabilir. Bu durumda, günaha yöneldiği ölçüde, Müslümanın da çirkinliğe doğru yöneldiği sonucunu çıkarmamız gerekir.</p>
<p>Güzel kalb, Allah zikriyle doyurulmuş bir kalbdir.</p>
<p>Güzel dimağ, dünyayı ahireti doğru okumuş ve temel tercihlerini buna göre yapabilmiş bir dimağdır.</p>
<p>Güzel el, infak eden bir eldir. Yetimin başını okşayan eldir.</p>
<p>Güzel dil, Hakkı söyleyen, zikreden dildir. Güzel söz, içinde yalan, aldatma, hile bulunmayan sözdür.</p>
<p>Güzel göz, Allah’ın yarattığı her şeyde hikmet bulan gözdür. Kur’an’a bakan gözdür. Kabe’ye bakan gözdür.</p>
<p>Güzel namaz, Allah için kılınan ve rükünleri tam yapılan namazdır. Allah’ın huzurunda bulunma hissi diri yaşanan namazdır. Daimi bir şekilde Huzurda bulunma hissi kazandıran namazdır. Ve bütün bu nitelikleriyle insanı her tür çirkinlikten koruyan namazdır.</p>
<p>Güzel oruç, bütün uzuvlarla birlikte tutulabilen oruçtur.</p>
<p>Güzel infak, içinde sadece Allah rızası bulunan, kişinin kendisini aradan çıkararak, bir elin verdiğini öteki duymayacak ölçüde mahfi yapılan infaktır.</p>
<p>Güzel baba, güzel anne, babalık  annelik hukukunu bi hakkın yerine getiren ve evlatlarını Allah’a kulluk bilinci içinde yetiştiren annedir, babadır.</p>
<p>Güzel evlad, genç yaşta Allah’a kulluk bilincini kazanan, anne-babası, yanında yaşlandığında onlara şefkat kanatlarını geren evlattır.</p>
<p>Güzel devlet reisi, görevini amel defteri gibi görüp, ona her yazılanı hesabı verilecek bir davranış olarak gören ve titizlenen devlet reisidir.</p>
<p>İslam adına Hak katından gelmiş olan ve Rasulü Ekrem aleyhissalatü vesselam’ın kişiliğine yansıyan tüm ölçüler, “Güzel Müslüman”ın ölçüleridir. Onun için O (s.a.) Rabbin tavsifi ile “Üsve-i Hasene yani Güzel Örnek”tir.</p>
<p>Müslümanların önünde, güzellikleriyle bezenecekleri bir timsal her zaman vardır. O’nun ahirete irtihalinden sonra, O’nun güzelliklerini kuşananlar, “Allah dostları” diye isimlendirilmişlerdir. Onlar, kalblerini, dimağlarını, ellerini, ayaklarını, gözlerini, kulaklarını, namazlarını, oruçlarını, haclarını, zekatlarını, infaklarını, hayatın içindeki tüm davranışlarını O’na benzetmeye çalışmışlardır. Yani bir manada, O’nun güzelliklerini kendi kişiliklerine taşımaya gayret etmişlerdir.</p>
<p>Denebilir ki her insan, O’nun güzelliği ile ne ölçüde donanmışsa, o kadar “Güzel Müslüman” olmuştur.</p>
<p>Bu güzelliklerin, öteki cenahında çirkinlikleri sıralamak mümkündür.</p>
<p>Orada da, Rasulullah Efendimiz’in muazzez şahsiyeti ile araya giren açı farkına işaret etmek mümkündür. Yani O’nun şahsiyeti ile ne ölçüde açı farkı doğmuşsa, o ölçüde güzellikten uzaklaşma söz konusu demektir.</p>
<p>Mesela, günah kirleriyle kararmış, hastalanmış, perdelenmiş, hatta ölmüş bir kalbin güzelliğinden söz etmek mümkün değildir.</p>
<p>“Güzellik arayışı”nda dünya ve ahiret dengelerini kaybetmiş, koordinatları darmadağın olmuş, şirazesinden kaymış bir dimağın güzelliği de kaybolmuş demektir.</p>
<p>Haramlarla, haksız kullanımlarla kirlenmiş eller nasıl güzel olabilir?</p>
<p>Harama bakan gözler güzel midir?</p>
<p>Yalanla, gıybetle, Hakkın ihlali ile yaralanmış, kan revan içinde kalmış bir dilin güzelliği nerededir?</p>
<p>Rasulullah Efendimiz’in gördüğünde “Git namazını yeniden kıl, bu namaz olmadı” diyeceği bir namaz güzel bir namaz olmuş mudur?</p>
<p>Ardından başa kakma gelen bir iyilik, Allah Teala’nın kabulüne mazhar olmayacak bir iyilik, güzel diye nitelenebilecek bir iyilik midir?</p>
<p>Midesiyle oruç tutup, diliyle bir çok kişiyi öldüren ve etlerini ağzında çiğneyen adamın orucu, güzel bir oruç sayılabilir mi?</p>
<p>Nefsin, şiddet yönelişini ya da kahramanlık duygusunu tatmin niteliğine bürünmüş bir cihad “Güzel cihad” sayılabilir mi?</p>
<p>Zulme bulaşmış bir devlet riyasetinin güzelliğinden bahsedilebilir mi?</p>
<p>Kendi ailesi tarafından bile “Güzel” bulunmayan bir babalık – annelik, ilahi ölçüler içinde güzel bulunur mu? Babanın – annenin hakkını helal etmekte zorlandığı bir evlatlık, Allah teala nezdinde “Güzel” muamelesi görür mü?</p>
<p>Sırtında taşınması zor bir “Kul hakkı” yükü ile hayat yolunda yürümek, güzel bir yürüyüş olabilir mi?</p>
<p>Ahirette yüz kızartacak bir “Hayat defteri”, dünyada şu veya bu şekilde oluşturulmuş ise, güzel bir iş yapılmış sayılabilir mi?</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Güzel Müslüman” olmak diye bir şey var.</p>
<p>Güzel Müslüman olmak, önce bizim için olmazsa olmaz. Çünkü o bizim hayat imtihanımız. Çünkü, Müslümanlığı biz ne kadar güzel yaşamışsak, ebedi hayatımız o kadar güzel olacak.</p>
<p>Ama “Güzel Müslüman” olmak, ayrıca bize bakıp, Müslümanlığın insan kalitesini ölçmek isteyenler açısından da çok önemli.</p>
<p>İslam’ın, yaşandığı ölçüde insanı güzelleştireceği muhakkak. Eğer bir yanımız çürümüş gözüküyorsa, o, İslam’la bizim aramıza giren mesafe sebebiyledir.</p>
<p>Biz, o çürümüş yanımızla İslam’ı temsil ediyor gözüktükçe, İslam’a bir bedel ödetmiş olacağız ve bunun bizim hayat defterimize yansıyacak bedeli de çok ağır olacaktır.</p>
<p>Rabbimizin “Ni’mel abd – Ne güzel kul” diyeceği insanlardan olmak için ve&#8230;</p>
<p>Yarın Rasulullah’la, ebedi hayatta buluştuğumuzda “Hasüne islamuhu – Müslümanlığı güzel oldu” diyeceği ve Livaülhamd altına girmeye layık bulacağı insanlardan olmak için, henüz buradayken İslam’ın güzelliklerini kuşanmaya gayret etmemiz gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/02/guzel-musluman-olmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dindarlığın Kalite Standardı İhlas</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/01/dindarligin-kalite-standardi-ihlas/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/01/dindarligin-kalite-standardi-ihlas/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 27 Jan 2011 20:10:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=3926</guid>
		<description><![CDATA[Kur’an’da yer alan hiçbir kelime, hiçbir cümle, hiçbir tanımlama boşuna değil. Her kelime, her cümle, her tanımlama, her misal, insana ilişkin bir mesaj ihtiva ediyor. Mesela Kur’an’da bir çok yerde “Dini Allah’a has kılanlar” tanımlaması yapılır. (Araf – 29, Yunus &#8211; 22, Ankebut – 65, Lokman – 32, Gafir – 14, 65, Beyyine &#8211; 5) [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Kur’an’da yer alan hiçbir kelime, hiçbir cümle, hiçbir tanımlama boşuna değil. Her kelime, her cümle, her tanımlama, her misal, insana ilişkin bir mesaj ihtiva ediyor.</p>
<p>Mesela Kur’an’da bir çok yerde “Dini Allah’a has kılanlar” tanımlaması yapılır. (Araf – 29, Yunus &#8211; 22, Ankebut – 65, Lokman – 32, Gafir – 14, 65, Beyyine &#8211; 5) Ve Kur’an’da bir surenin adı, sadece Allah’a kul olmanın çerçevesini çizen ayetler bütünü olarak “İhlas suresi”dir.</p>
<p>Demek ki, hem din ile bağlantılı bir davranış içinde bulunup, hem de onu &#8211; dini Allah’a has kılmamak, ya da Allah’tan başkasına kulluğa sapmak söz konusu olabiliyor.</p>
<p>“Dini Allah’a has kılmak” meselesini anlamak için, “efradını cami – içinde olanları ihtiva eden” bir tanımlama çerçevesinde bunun ne demek olduğunu bilmek kadar, “ağyarını mani – dışında kalanları dışlayan” bir tanımlama halinde “Allah’a has kılınmayan din”in ne demek olduğunu da bilmek gerekiyor.</p>
<p>Bu, bir bakıma, temizle kirliyi arındırmak gibi bir şeydir.</p>
<p>Dini saf, berrak hale getirmektir bir başka ifadeyle.</p>
<p>“Dini Allah’a has kılma” işinde herhalde nihai kararı, bizzat Allah Teâlâ verecektir.</p>
<p>Allah Teâlâ nezdinde “Bu, sırf bana has kılınmış bir din, ya da, bu, içinde başkalarına da pay ayrılmış bir din” gibi bir son değerlendirme yapılacaktır.</p>
<p>“Allah’a has kılınmış” bir dinin ne demek olduğunu anlamak için, bizatihi dinin neyi kapsadığını bilmek de gerekiyor.</p>
<p>Tıpkı bunun gibi dinin Allah Teâlâ ile ilişkisini bilmek de “Din bilgisi”nin içinde yer alıyor.</p>
<p>Belki de “Dini Allah’a has kılma” hassasiyetinde, dinin çerçevesini belirlemenin “Allah’a has kılınması” hassasiyeti önem kazanıyor. Yani önümüzdeki soru şu olacak: Dini Allah Teâlâ mı belirleyecek, yoksa içinde insanın kendi hevası, güç odaklarının arzuları vs gibi başkaları mı?</p>
<p>Yani “Dini Allah’a has kılmak” demek, “başkası değil, dininizin çerçevesini sadece Allah belirlesin.” demektir. Çünkü din belirleme hakkı, insanı yaratana ait bir haktır. Çünkü din, insanın varoluş sebebini tayin eden kudretin, insanın başıboş bırakılmaması gereğinden yola çıkarak koyduğu, onun yeryüzü macerasında uyması gereken ölçüleri ihtiva eden bir şeydir..</p>
<p>Yani “dini Allah’a has kılma”nız için, başkası tarafından değil, her davranışınızın O’nun tarafından onaylanmasını, Onun tarafından güzel bulunmasını, O’nu hoşnud ve razı etmesini hedeflemelisiniz.</p>
<p>Çünkü davranışlarınızın her biri ayrı ayrı O’na arzedilecek, O’nun hükmüne tabi tutulacak.</p>
<p>Çünkü hükmün sadece O’na ait olacağı bir gün gelecek.</p>
<p>Kur’an’da deflaarca “Yevmeizin – O gün” ifadesi konur insanın önüne&#8230;</p>
<p>O gün&#8230;</p>
<p>Allah’ın, amellerini yüzüne çarpacağı insanlardan olmamak&#8230;</p>
<p>Allah’ın, “Din” diye getirdiği şeyi yüzüne çarpacağı insan olmamak.</p>
<p>Allah’ın, “Müslümanlık” diye getirdiği şeyi yüzüne çarpacağı insan olmamak&#8230;</p>
<p>O gün&#8230;</p>
<p>Allah Teâlâ,</p>
<p>“Yaptığın cihad sahte, sen sana ‘kahraman’ desinler diye vuruştun!” denmesin.</p>
<p>“Yaptığın infak sahte, sen, ‘ne cömert adam’ desinler diye infak ettin.” denmesin.</p>
<p>“Yaptığın ilim öğretimi sahte, sen ‘ne alim adam desinler’ diye ilim tedrisinde bulundun” denmesin.</p>
<p>“Namazın sahte, sadece eğilip kalkmaktan ibaret hareketler yaptın, oysa bizim senin eğilip kalkmana ihtiyacımız yoktu”, denmesin.</p>
<p>“Orucun sahte, sadece aç kaldın. Oysa bizim, senin aç kalmana ihtiyacımız yoktu”, denmesin.</p>
<p>Bize getirdiğin kalb sahte. Kirlenmiş. İçinde her şey var, herkes var, ama Yaratan’a lâyıkıyla kulluk yok, denmesin.</p>
<p>Gözlerin kirlenmiş, kulakların kirlenmiş, beynin kirlenmiş denmesin. Ellerin konuşsun bak, onu nasıl da kötü kullanmışsın, ayakların konuşsun bak, denmesin.</p>
<p>Kendi ellerimizden ürkmeyelim, kendi gözlerimizi kapamayalım amel defterimize bakmamak için&#8230;</p>
<p>Denizde bindiğimiz gemiyi dalgalar kuşattığında, gökte uçağımız fırtınalarla boğuştuğunda her şeyi unutup, sadece O’na yönelmişken, dalgalardan veya fırtınalardan kurtulduğunda sapkınlığa yönelip de Allah’ın kınamasına maruz kalmamak için&#8230; (Yunus, 22, Lokman 32)</p>
<p>Şu Kur’an ayetlerine bakalım:</p>
<p>“Biz sana bu Kitab’ı hakikaten gerçeğin ta kendisi olarak indiriyoruz, bunun için Allah’a, dinde muhlis olarak samimiyetle ibadet et.</p>
<p>“Bilmelisiniz ki, halis din Allah’ındır. Yani bütün gücüyle candan itaat Allah’a yapılır, ‘Biz onlara, yalnızca bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyerek, Allah’tan başka sahip ve koruyucular edinenlere gelince, muhakkak ki Allah, onların arasında hükmünü verecektir, tartıştıkları konu hakkında; şüphesiz ki Allah yalancı ve körü körüne inkar eden kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer, 2,3)</p>
<p>Bunlar, Kur’an’daki “Dinde ihlas”tan bahseden ayetlerden sadece ikisi.</p>
<p>Bu ayetleri dikkatle okumamız ve diyelim, “dinde muhlis olarak ibadet eden”ler arasında yer alırken, “Halis dinin Allah’a ait olduğu”nu bilmemiz, hiçbir gerekçe ile “Allah’tan başka sahip ve koruyucular aramamamız” gerekiyor.</p>
<p>Yani ne ibadetlerimizde ne hayatımızın herhangi bir boyutunda Allah’tan başka sahip ve koruyucu arayışına girmememiz gerekiyor.</p>
<p>Kur’an’da ayet gruplarının birbiriyle iç bağlantısı da çok önemli, “Dini Allah’a has kılma” meselesinde, Nisa Suresi’nde öyle bir ayet grubu var ki, bu hassasiyetin gözden kaçması durumunda, insanın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu ortaya koyuyor.</p>
<p>İşte Nisa Suresi’nin 146’ıncı ayetinin meali:</p>
<p>“Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük mükafat verecektir.”</p>
<p>Demek bu ayetin üst kısımlarında birilerinden bahsediliyor.</p>
<p>Yanlış iş yapan birilerinden&#8230;</p>
<p>Demek ki bir yanda Allah’a sımsıkı sarılanlar var, dinlerini sadece O’na has kılanlar var, bir de yanlış yapmışlarsa ondan vaz geçen ve Allah’tan af dileyenler var&#8230; Bunlar, Allah’ın kitabında “mü’minler” olarak niteleniyor ve “Allah Teâlâ tarafından bunlara yakında büyük mükafat verileceği” bildiriliyor.</p>
<p>Peki öteki tarafta kim var.</p>
<p>Tevbe etmeyen, Allah’a sımsıkı sarılmayan ve dini sadece O’na has kılmayanlar kimler?</p>
<p>Nisa Suresi’nin bu ayete gelinceye kadarki bölümünde, önce insan zihni için köklü bir arındırma mekanizması devreye sokuluyor ve çok temel bir iman çerçevesi konuyor. Şöyle buyuruluyor:</p>
<p>Bakın, dikkat edin, kendinize gelin!</p>
<p>“Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ın mülküdür. Biz gerçekten, hem sizden önce Ehl-i kitaba, hem de size, Allah’a karşı gelmekten sakınmanızı emrettik. Eğer inkâra sapıp nankörlük ederseniz bilesiniz ki göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah ganidir, hamîddir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere lâyık olan O’dur). (Nisa, 135)</p>
<p>Bakın, dikkat edin, kendinize gelin!</p>
<p>“Göklerdeki ve yerdeki varlıklar ve imkânlar tamamen Allah’ındır, Allah’ın tasarrufundadır. Hâmi ve güvence olarak Allah hepsine yeter.</p>
<p>“Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.</p>
<p>“Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (136-138)</p>
<p>Yani kendinize bakın, göklere, yere bakın, her şey Allah’ın mülkü. İnkar etmek ne, nankörlük ne, nereye gidibelirsiniz ki, nankörlük diye bir şeyi nasıl düşünebilirsiniz ki, Allah’ın mülkünden nereye kaçılabilir ki, sizi yok edip başkalarını getirme gücü olan bir Kudret’e sığınmaktan başka ne düşünebilirsiniz ki&#8230; Dünya da O’nun ahiret de O’nun&#8230;</p>
<p>Önce bu gerçekliği idrak etmeli insan.</p>
<p>Ahirette “Eynel meferr &#8211; Kaçacak yer neresi?” diye boşuna arayışlar içine girmeden, dünyada iken, her şeyi yerli yerine koymalı ve kafası karışmamalı&#8230;</p>
<p>Allah, Allah, Allah&#8230;</p>
<p>Mutlak kudret O ve&#8230;.</p>
<p>Sımsıkı sarılmak gereken O.</p>
<p>Alın bakın işte, Allah Teâlâ, sizi yaratan Kudret, sizin için “Din” çerçevesinde ölçüler koyuyor. İyi okuyun onu ve hayatınızı ona göre tanzim edin:</p>
<p>“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.</p>
<p>“Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa, 139-140)</p>
<p>Ayetin işaret buyurduğu “derin sapıklığın” başka boyutları da şöyledir:</p>
<p>“İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.</p>
<p>“Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele.</p>
<p>“Onlar, inananları bırakıp da kafirleri dost edinirler; onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Doğrusu kudret bütün olarak Allah’ındır.</p>
<p>“O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kafirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.</p>
<p>“Onlar sizi sürekli gözetleyip dururlar. Eğer size Allah tarafından bir fetih nasip olursa: “Biz de sizinle birlikte değil miydik?” derler. Eğer kâfirlere bir pay olursa bu kez onlara: “Size üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. Kıyamet gününde Allah aranızda hüküm verecektir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhine bir yol vermeyecektir.</p>
<p>“Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmağa çalışırlar, oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, ne onlarla, ne de bunlarla olur, ikisi arasında bocalayarak Allah’ı pek az anarlar. Allah’ın saptırdığı kimseye yol bulamayacaksın.</p>
<p>“Ey İnananlar! Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?</p>
<p>“Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara yardımcı bulamayacaksın.” (Nisa 141-145)</p>
<p>Evet, münafıklar&#8230; Kur’an, Allah’a sımsıkı sarılmayanlar, dini yalnızca Allah’a has kılmayanlar arasında asıl bunları sayıyor.</p>
<p>İçi dışı bir olmayanlar&#8230;</p>
<p>Allah’ı pek az ananlar&#8230;</p>
<p>Allah’ı aldatmaya yeltenenler&#8230;</p>
<p>Namaza tembel tembel kalkanlar&#8230;</p>
<p>Gösteriş yapanlar&#8230;</p>
<p>Nerede duracağını şaşırıp, imanla küfür arasında gidip gelenler&#8230; Bir iman edip, bir inkara sapan, üstelik inkarlarında aşırı gidenler&#8230;</p>
<p>Mü’minleri bırakıp kafirleri dost edinenler&#8230;</p>
<p>Zafer anında mü’minlerin yanında görünüp, mağlubiyet durumunda karşıda mevzilenenler&#8230;</p>
<p>Kafirlerin yanında izzet ve güç arayanlar&#8230;</p>
<p>Kur’an bilgisine göre bunlar, cehennemin en alt tabakasında yer bulacaklar.</p>
<p>Buradan çıkan sonuçlardan birisi, dinin Allah’a has kılınmaması halinin, nifaktan izler taşıdığı bilgisidir.</p>
<p>Kelam-ı ilahi insandan, en azından bu sapkınlığın farkında olmasını ve buna tevbe etmesini, bu derin sapkınlıktan rücu etmesini, bu kirlenmeden arınma çabasına girmesini istiyor.</p>
<p>İhlas&#8230;</p>
<p>Halis din sahibi olmak&#8230;. Dinin halisiyetini bozacak zihni ve ameli tercihlere yönelmemek.</p>
<p>Din ile ilişkide temiz ile kirliyi birbirine karıştırmamak&#8230;</p>
<p>Dil ucu ile değil, sımsıkı sarılma niteliğinde bir bağlılık sahibi olmak&#8230;</p>
<p>Nihai yolculuğun Allah katına olduğunu bilmek ve o yüce huzura, savunulabilir bir dindarlık ile gitmek&#8230;</p>
<p>Kendimizi, kendi ürettiğimiz din ile aldatmamak. “Allah’ın dini nedir?”e kafa yormak ve heva ve heveslerimizi din haline getirip de, kendi nefislerimize tapar duruma düşmemek&#8230;</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>“Dini yalnızca Allah’a has kılma” ilahi bir uyarıdır. İnsanın din ile ilişkisinde böyle sapmalar olabileceği, dinin insicamının bozulabileceği ihtimalini insanın önüne koyuyor Hâlık Teâlâ ve bir anlamda “Huzuru ilahiye böyle yaralı, içi boşaltılmış, içine başka şeyler karıştırılmış bir din ile gelme”  ikazı yapılıyor.</p>
<p>Böyle bir ikazla daha bu dünya yolculuğunda iken yolumuzu aydınlattığı ve körü körüne bir gidişle, mahşer ortamına gitmekten alıkoyduğu için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.</p>
<p>Rabbimiz bizleri, halis din ile Huzuruna gelebilenlerden eylesin. Amin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2011/01/dindarligin-kalite-standardi-ihlas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Helalleştiniz mi?</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/12/helallestiniz-mi/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/12/helallestiniz-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Dec 2010 05:23:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=3787</guid>
		<description><![CDATA[Eşinizle helalleştiniz mi? Onun hiç gönlünü kırmadınız mı yoksa? Hiç incinmedi mi sizden? Hiç hakkı geçmedi mi size? Elinizi şiddetle kaldırmak değil, sert bir söz bile söylemediniz mi? Onurunun kırıldığını hiç hissetmedi mi sizin davranışlarınızla? Yoksa helallik garanti mi? Nasıl olsa ahirette yakanıza yapışmayacağını, sizi orada utandırmayacağı, utanmanızdan üzüleceği noktasında garantiye sahip misiniz? -Çocuklarınızla helalleştiniz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Eşinizle helalleştiniz mi? Onun hiç gönlünü kırmadınız mı yoksa? Hiç incinmedi mi sizden? Hiç hakkı geçmedi mi size? Elinizi şiddetle kaldırmak değil, sert bir söz bile söylemediniz mi? Onurunun kırıldığını hiç hissetmedi mi sizin davranışlarınızla? Yoksa helallik garanti mi? Nasıl olsa ahirette yakanıza yapışmayacağını, sizi orada utandırmayacağı, utanmanızdan üzüleceği noktasında garantiye sahip misiniz?</p>
<p>-Çocuklarınızla helalleştiniz mi? Onların sizin üzerinizdeki haklarını biliyor musunuz? Onları yerine getirdiğinizden emin misiniz? Onların bir mü’min olarak yetişmeleri konusunda gerekli itinayı gösterdiniz mi? Yüreklerine şeytan ortak olduğu için ateşe doğru sürüklenmeleri halinde, elleri yakanızda olmaz, öyle mi?</p>
<p>-Anne-babanızla, dede &#8211; ninenizle helalleştiniz mi? Öf bile demediniz muhakkak. Yaşlandıklarında, size nasıl küçükken rahmet kanatlarını germişlerse siz de rahmet kanatlarını gerdiniz üzerlerine&#8230; Asla incitmediniz. Bir dediklerini iki etmediniz. Ama gene de bir sorun yüreğinize, sizi 9 ay 10 gün karnında taşıyan, sizin için saçını süpürge eden annenizin, sizin gül yüzünüz solmasın diye ömrünü törpüleyen babanızın üzerinizdeki haklarını bütün bütün yerine getirdiğinizden emin misiniz?</p>
<p>Öyleyse neden kaçar kişi o gün, kendi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından? İnsan neden başının derdine düşer o gün? Her insanı yeterince meşgul edecek iş nedir o gün?</p>
<p>-Komşularınızla helalleştiniz mi? Evinizin dumanından bile rahatsız olmadı komşularınız öyle mi, gecenin ilerlemeyen vakitlerinde yaptığınız gürültüden kundaktaki bebelerinin uyanmadığından eminsiniz, yani. Pişirdiğiniz kebabın kokusu çocuklarının yüreklerine kadar ulaştı ve o çocukların içi çekmedi, öyle mi? Burada bir hak &#8211; hukuk oluşmadığı konusunda kesin kanaatiniz var. Komşuluk hukukunu sonuna kadar yerine getirdiniz. Allah’ın, “komşuları neredeyse size mirasçı kılacağı” bir hak-hukuk çerçevesi içinde yaşadınız bütün zamanlarda&#8230; Öyle mi?</p>
<p>-İş yerinizde çalıştırdığınız işçilerle helalleştiniz mi? Sizin üzerinizde hiç hakları kalmadı, öyle mi? Ücretlerini hakkaniyet içinde belirlediniz, onların sizin vereceğiniz işe muhtaç olduklarını, onlar gibi başka binlerce insan bulabileceğinizi, dolayısıyla hiçbir pazarlık güçlerinin bulunmadığını düşünüp, onların bu durumlarını ücret pazarlığında en aza razı etmek için kullanmadınız&#8230; Çalıştırırken mesai saatleri konusunda son derece hassas davrandınız. Bir saniye bile haklarının geçmesini istemediniz. Gönülleri hoştur çalışanlarınızın. Onlarla ilgili en küçük bir yük götürmezsiniz ebedi hayata&#8230; Öyle mi?</p>
<p>-Çalıştığınız iş yerinin sahibi ile helalleştiniz mi? Size verilen ücretin hakkını vermekte misiniz? Mesai saatleri içinde iş hayatının gerektirdiğinin dışında başka şeylerle, özel işlerinizle ilgilenmiyorsunuz değil mi? Aldığınız ücreti helal ettirdiğinizden eminsiniz yani.</p>
<p>-Ortaklarınızla helalleştiniz mi? Birlikte yürüttüğünüz işte, en küçük bir hak geçmediği konusunda şüpheniz yok yani.</p>
<p>-İş arkadaşlarınızla helalleştiniz mi? Sigaranızın dumanından bile rahatsız olmamaları için azami titizliği gösterdiniz. Onları üzmediniz, onurlarıyla oynamadınız, asla ayaklarına basmadınız&#8230; Amirseniz amirliğin gücünü özel duygularınız için kullanmadınız, memursanız, kimsenin görmediği yerlerde işi asmadınız, ihmaller yapmadınız.?</p>
<p>-Kendi bedeninizle helalleştiniz mi? Size emanet edilen bedeni, emanetin gayeleri çerçevesinde kullandınız. Onu istismar etmediniz. Gözlerinizi, kulaklarınızı, beyninizi, kalbinizi, ellerinizi, ayaklarınızı, ciğerlerinizi, midenizi, onlara “Allahım, nedir bu benim başıma gelen?” gibi bir feryada sürüklemediniz.</p>
<p>-Malınız mülkünüzle helalleştiniz mi? Onları size emanet edilen çerçeve dışında kullanmadınız, içindeki fukara hakkını vermekte ihmal etmediniz. Malınıza baktığınızda onunla ilişkinizi tertemiz görmekte, onu mahşer ortamına sırtınızda bir yük olarak taşımayacağınızdan emin bulunmaktasınız. Malınıza şeytanı ortak etmediniz yani.</p>
<p>-Evinizle bu anlamda helalleştiniz mi? Evinizde şeytanın bir kürsü kurmadığından eminsiniz. Evinizin kimi köşelerini şeytana kiralamadınız. Eviniz sizden şikayetçi olmayacak. Eviniz, bir “Müslüman evi” duruluğunda oldu hep. Değil mi?</p>
<p>-İçinde yaşadığınız şehrin halkı ile helalleştiniz mi? Şehrin havası ile, suyu ile, ağacı &#8211; çiçeği ile, kuşu ile, yolu ile, kaldırımı ile, parkı &#8211; bahçesi ile, sokağı ile, başka insanların hakkına girmeden ilişki kurduğunuzdan emin misiniz? Evinizin bacasından, ya da aracınızın eksozundan çıkan kirli hava, kaç kişinin ciğerine doldu, böyle bir kaygınız var mı? Evinizin çöpünü nereye attınız? Elinizdeki sigara izmaritini atmakla, şehir halkı ile bir hukuk ihlali ilişkisi kurduğunuz konusunda bir kaygı duyuyor musunuz? Nasıl helalleşeceksiniz koca şehir halkı ile?</p>
<p>-Fabrikanızın yanından akan nehirdeki balıklarla helalleştiniz mi? Hani fabrikanızdan çıkan zehirli atıklar oradaki balıkların canına okudu ya&#8230; Farkında mısınız? Irmak boyunca yaşayan tüm canlılardan, o ırmağın temiz suyundan yararlanması mümkün olan tüm insanlardan helallik istediniz mi?</p>
<p>-Yuvasını bozduğunuz kuşlarla helalleştiniz mi? Yurdundan yuvasından ettiğiniz karınca ile hak – hukuk ilişkisi içine girebileceğiniz gibi ince bir hesap kafanızı yordu mu?</p>
<p>-Yönetiminiz altında bulunan insanlarla helalleşme gibi bir derde düştünüz mü? “Ömer, Ömer, nasıl aldın bu barı (yükü) sırtına sen?” diye inleyen bir Ömer oldun mu hiç? “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adli ilahi Ömer’den sorar onu” denilen şey nasıl bir şey, hangi Dicle’nin kenarında hangi kurt bir koyunu aşırıyor, ya da memleketin hangi köşesinde bir insancık, bir çocuk, bir kadın, bir kimsesiz, güçlülerin istismarına uğruyor, böyle bir kaygı yakıyor mu yüreğini? Nasıl hallediyorsun bu konudaki helalleşme işini? Kendi işin için kendi mumunu, devlet işi için devlet mumunu yakma gibi bir hassasiyet var mı, devlet işlerini deruhde ederken? Çalmıyorsun, çırpmıyorsun, yetim malını gözetiyorsun, tüyü bitmedik bebelerin hakkı hukuku var memleketin en küçük bir varlığında, bunu biliyorsun, çocuklarının boğazından haram ekmek geçmesin diye titizleniyorsun, ne güzel&#8230; Ama ya, emrin altındakiler, senin nüfuzunu kullanarak tüyü bitmedik yetim malına el uzatıyorlar ve vebalini senin üzerine yıkıyorlarsa&#8230; Bir devlet yöneticisi, nasıl helalleşir koca memleket halkıyla, ne zaman helalleşir, bir fikrin var mı?</p>
<p>-Öğrencilerinle helalleştin mi? Onlara, yarın ebedi hayatta, hesap anında, seni utandırmayacak şeyler öğrettiğinden emin misin? Öğrencilerine iyi şeyler öğretmek için sana tahsis edilen zamanı iyi – doğru kullandın mı?</p>
<p>-Öğretmenlerinle helalleştin mi? Onlarla ilişkin “Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum” gibi bir muallim hukuku hassasiyeti içinde mi?</p>
<p>-Arasıra hayat kitabına bakıyor musun? Orada “kul hakkı” adına açılmış bir başlık var mı? Altında neler yazılmış? Fi tarihinde, taş atıp ayağını kırdığın köpeğin feryadları da kaydedilmiş mi? Kırda bayırda dolaşırken, falancanın bahçesinden kopardığın bir elma da kaydedilmiş mi oraya? Falancanın evine baktın izni olmadan, o da var mı? Falanca hakkında, hoşlanmayacağı şey söyledin gıyabında&#8230; Alay ettin göz kaş işaretiyle&#8230; Allah Allah, bütün bunlar kaydedilmiş öyle mi? Kim kaydetmiş olabilir bu minik minik şeyleri?</p>
<p>-Şu ilahi uyarılara ne dersin?</p>
<p>“Şüphesiz insanı biz yarattık. Nefsinin ona ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından yakınız.</p>
<p>“Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı melek, yaptıklarını kaydetmektedirler.</p>
<p>“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyici hazır bir melek bulunmasın.</p>
<p>“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de, ey insanoğlu, işte bu, senin ötedenberi kaçındığın şeydir (denir.)</p>
<p>“Sura üfürülür. İşte bu vadolunan gündür.</p>
<p>“Herkes mahşer yerine, kendisini bir sevkeden bir de şahitle beraber gelecektir.</p>
<p>“O gün insana: “Şüphesiz sen dünyada bundan gafildin. İşte Biz, senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir.” denilir.</p>
<p>“Yanında bulunan arkadaşı: “İşte elimde bulunan hazırdır” der.” (Kaf suresi, 16-23)</p>
<p>“&#8230; Üzerinizde yaptıklarınızı yazan melekler vardır&#8230;” (İnfitar suresi, 11) ikaz-ı ilahisi hangi işi yaparken içini ürpertti?</p>
<p>-Ne dersin, “Bu kitaba ne oluyor, büyük küçük hiçbir şey bırakmamış, hepsini teker teker kaydetmiş” denilecek günden önce, bir feryad koparmak ve ahirete gidecek dosyaları azaltmak gibi bir derde düşmeli mi insan? Bu ilahi ikazlar bizim için değil mi?</p>
<p>-Bak kelam-ı ilahinin önümüze koyduğu tabloya&#8230; Pişmanlığın fayda vermediği ve geri dönüp düzeltmenin mümkün olmadığı bir ortamdan bahseden şu ikazlar, henüz burada iken, hayat defterlerimizde bir arınma çabasını gerektirmiyor mu?</p>
<p>“O gün insanlar, hesap vermek için saflar halinde Rabbinin huzuruna çıkarılacaklar. Allah onlara şöyle diyecektir: “Şüphesiz huzurumuza ilk yarattığımız gibi geldiniz. Halbuki dünyada, sizleri hesaba çekmek için bir yer ve zaman tayin etmediğimizi sanıyordunuz.</p>
<p>“O gün herkesin amel defteri ortaya konur. Günahkarların, amel defterlerinden korkarak: “Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük bir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş.” dediklerini görürsün. Onlar işlediklerinin cezasını görürler. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kahf suresi, 48-49)</p>
<p>-Ne dersin, helalleşmek için daha zaman var mı? Uyuduğunda yeniden uyanacağın konusunda kesin bir kanaat sahibi misin? Ya helalleşmek zorunda olduğun insanların hala helalleşebileceğin kadar yaşayacağından emin misin?</p>
<p>-Otuz – kırk yıl önce hayat defterinize kaydolan bir “Kul hakkı”ndan kurtulabilmek için nasıl bir gayret gösterebilirsin? Ne dersin, herhangi bir kimseye “Bundan kırk yıl önce, sana, senin hiç farkında olmadığın şekilde şöyle bir haksızlık yapmıştım. Onun için helallik diliyorum. Verdiğim zarar ne ise onu gidermeye hazırım” diyebilecek cesarete sahip misiniz?</p>
<p>-“Uyudun uyanmadın olacak&#8230; Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında&#8230;” Bu iş böyle oluyor. Ne kendi hayatına hakimsin ne başkasının hayatına&#8230; Bir gün, “Gel” diyorlar, gidiyorsun, herkes gidiyor. Genç, yaşlı fark etmiyor&#8230; Babalar da gidiyor, bebeler de gidiyor. Gidilip gelinmeyen yere tertemiz gitmek, hesabı verilemeyecek dosyalarla gitmemek, savunması zor dosyaları taşımak zorunda kalmamak, musalla taşındaki “iyi biliriz”lerin gerçekten “iyi biliriz” olması, “Helal olsun”ların gerçekten “Helal olması&#8230;” Mesele bu.</p>
<p>-Orada iki şeyin affı yok, biliyorsun. Allah ile olan hukukunda O’na ortak koşma felaketi&#8230; Yaratılanla olan hukukta, “kul hakkı.”  Hesabı doğru yapmak gerekiyor. Şeytan’ın insanı, “Allah affeder” diye günaha yönelttiği konusunda da uyarıyor Halık-ı zülcelal. Şeytanın iğvalarına aldanmamak gerekiyor. Sağlamcı gitmek gerekiyor Rabbin huzuruna&#8230;</p>
<p>-Zor iş, kul hakkı bilincini kuşanmak. Zor iş, göz – kaş işaretine varıncaya kadar, cümleciklerin ihtiva ettiği manaları ölçmeye varıncaya kadar davranışlarımızı süzmek ve ilişkide bulunduğumuz her varlığın hukukunu gözetmek&#8230;</p>
<p>-Ama din demek, bu demek: Yaratan’ın ve Halikın yarattıklarının hukukunu gözetmek demek din. Halik-ı zülcelal, İslam’la, yarattıklarının hukuku, sulh ve selamet içinde olsun istemiş. Müslüman demek, elinden ve dilinden başkasının zarar görmediği insan demek. Müslüman demek, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmayan insan demek. Yani ötekini kendi varlığı kadar aziz bilen insan demek.</p>
<p>-Bir İslam ülkesi ki orada, insanlar arasında derin nizalar vardır, öyleyse orası, kul hakkı disiplini yaralanmış bir İslam ülkesidir. Orada, kul hakkı disiplininden kopmuş, kişiliği yaralı Müslümanlar vardır.</p>
<p>-Müslümanların kişilik inşası, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmemesi bilincini kuşanarak başlayacaktır. İslam toplumunun rahmet toplumu olması, yani Allah Rasulü -s.a.-nün evrensel rahmet misyonuna layık toplum haline gelmesi, Müslüman’ın tüm başkaları için cennet olması ile mümkündür.</p>
<p>Ne mutlu kendi kişiliğini cennetin dünyevi yansıması haline getirenlere&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/12/helallestiniz-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kıblesi Diri Toplumlar</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/11/kiblesi-diri-toplumlar/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/11/kiblesi-diri-toplumlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Nov 2010 06:25:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=3693</guid>
		<description><![CDATA[Altınoluk Dergisi, Kasım 2010 “Durdum divanına&#8230; Uydum Kur’ân’ına&#8230; Yönüm Kıbleye&#8230; Kıblem Kâ’be’ye&#8230; Yer küreyi düşündüğümüzde, milyonlarca Müslüman, günün beş vaktinde, kalbini namaz niyetinde toparlayıp oraya yöneliyor&#8230; Milyonlarca kalb Ka’be’ye raptoluyor. Kıble, kalpleri Ka’be etrafında toparlıyor ve bir bütün halinde Yaratan’a sunuyor. Günde beş akit milyonlarca kalbten oluşmuş bir buket sunuluyor Yaratan’a&#8230; Kıble şuuru, kalbi dağınıklıktan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p><a href="http://dergi.altinoluk.com/index2.php#sayfa=yillar&amp;MakaleNo=d297s003m1">Altınoluk Dergisi, Kasım 2010</a></p>
<p>“Durdum divanına&#8230;</p>
<p>Uydum Kur’ân’ına&#8230;</p>
<p>Yönüm Kıbleye&#8230;</p>
<p>Kıblem Kâ’be’ye&#8230;</p>
<p>Yer küreyi düşündüğümüzde, milyonlarca Müslüman, günün beş vaktinde, kalbini namaz niyetinde toparlayıp oraya yöneliyor&#8230;</p>
<p>Milyonlarca kalb Ka’be’ye raptoluyor.</p>
<p>Kıble, kalpleri Ka’be etrafında toparlıyor ve bir bütün halinde Yaratan’a sunuyor.</p>
<p>Günde beş akit milyonlarca kalbten oluşmuş bir buket sunuluyor Yaratan’a&#8230;</p>
<p>Kıble şuuru, kalbi dağınıklıktan, sapmalardan, savrulmalardan kurtaran, toparlayan ve sürekli yön hassasiyeti içinde tutan bir şuur hali.</p>
<p>İslam, bunu Müslümanın olmazsa olmaz bir kalb diriliği olarak vaz’etmiş.</p>
<p>Namaz Müslümanın olmazsa olmazı ve Kıble namazın olmazsa olmazı.</p>
<p>Namaz nasıl, günü gün yapan bütün köşe başlarında, yani sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakti, insanı, Yaratan’ın huzuruna çağırıyor, ve böylece Yaratan’la sürekli kalbi rabıta kurulmasını temin ediyorsa, Kıble hassasiyeti de, namaz bünyesinde kalbi, dünyevi dağılmalardan,  savrulmalardan, kayboluşlardan çekip toparlayan bir misyon ifa ediyor.</p>
<p>Kıble hassasiyeti, Müslümanda bulunması gereken <strong>“İstikamet”</strong> bilincinin bir gereği. Müslüman kişiliği, başka başka yollarda değil, dosdoğru yolda &#8211; sırat-ı müstekıymde bulunma gibi bir zarurete bağlı ise, sırat-ı müstekıymde bulunmak da, kalbde, mutlak bir kıble işareti bulunmasına bağlıdır.</p>
<p>Kalbte yer etmiş bir sıratı müstekıym ibresi Kıble.</p>
<p><strong>“Fe eyne tezhebuuun?</strong> <strong>Nereye gidiyorsunuz?”</strong></p>
<p>İnsan, yer yüzünde sürekli yolculuk halinde. Hayat bir yolculuktan ibaret. Gökte, yerde, yerin altında seyrederken kalbin odaklandığı soru şu:</p>
<p>Kıbleniz neresi?</p>
<p>Kuzey, güney, doğu, batı, neresi?</p>
<p>Yönlerin bizatihi bir anlamı yok. Yönler bir iman ve hayat tercihini ifade ediyorsa, işte orada Kıble tercihi başlıyor ve İslam, mü’minlerden kalblerini,<strong> “Allah’ın evi”</strong>ne yöneltmesini istiyor.</p>
<p>Müslüman gittiği her yerde ilk iş olarak, Kıbleyi arar. Çünkü az sonra namaz vardır. Namaz, yani Rabbin divanına duruş eylemi. Namaz, yani varoluşun sırrını idrak eylemi.  Namaz günde 5 kere<strong>“Lebbeyk Allahümme leybbek – Çağrına uydum geldim Yarabbi”</strong> deyip esas duruşa geçme eylemi. Namaz, yani kulluğun en anlamlı sunumu.</p>
<p>Eğer Müslüman namaz duyarlılığını kaybetmemişse, Rabbi ile kalbi rabıtalarını da kaybetmemiş demektir.</p>
<p>Rabbi ile kalbi rabıtalarını kaybetmeyen insanın Kıble bilinci de kaybolmaz.</p>
<p>Bunlar, Müslüman kişiliği için birbirini besleyen damarlardır.</p>
<p>Bunun zıddına, gittiği yerde Kıble arayışı olmayan insan, namazla irtibatında problem olan insandır.</p>
<p>Namazla irtibatında problem olan insanın ise, Müslümanca bir hayat hassasiyeti içinde bulunması zordur.</p>
<p>Bu anlamda Kıble hassasiyeti, Müslüman kişiliği açısından bir bilinç diriliği gibidir.</p>
<p>Kabe, Hac mevsimlerinde apayrı bir gerçeklik olarak girer Müslümanın dünyasına&#8230;</p>
<p>Günün beş vaktinde yöneldiği Ka’be, artık gözle müşahhas olarak görmek için, etrafında pervane gibi dönmek için, eteklerine tutunmak için durur ufkunda&#8230;</p>
<p>Hac ömürde bir defa, gücü yetene farz kılınmıştır.</p>
<p>Ama Ka’be orada durur ve yılın bütün mevsimlerinde, günün bütün saatlerinde, dakikalarında, saniyelerinde ziyaretine gelenlerle, kalben ona yönelenlerle  buluşur.</p>
<p>Ka’be, Allah’ın, yer yüzünde ilk inşa edilen evidir.</p>
<p>Kur’an’ın bize öğrettiğine göre, insan nereye yönelirse yönelsin, Allah’ın zatı oradadır. Allah elbette mekandan münezzehtir, ona bir mekan isnad edilemez. Bu manada Ka’beye yönelmek, asla Ka’be’ye tapınmak anlamına gelmez.</p>
<p>Ka’be, kalblerin tevhid ve ubudiyyette odaklaştığı bir makamdır. Ka’be bu manada taştan inşa edilmiş bir yapıdan öte bir şeydir. Ka’be belki de bizatihi kalbin kendisidir. Denebilir ki, kalbler yönele yönele, Ka’be’yi tevhidle yoğrulmuş bir mümin kalbine dönüştürmüştür.</p>
<p>Sufilerin, kalb ile Ka’be arasında alakalar kurması ve zaman zaman kalbi öne geçirmesi, Ka’be’yi bizatihi kalbe dönüştürmelerinden dolayı olmalıdır.</p>
<p>Mü’minler hacca gider, Arafat’a varır, dünyevi statülerden soyunur, Mahşer’i görür, Rabbin divanında durur, büyük muhasebede hayat defterinin hesabını verir, derin yakarışlarla, af dilekleriyle hücreleri yenilenir, sonra Ka’be ile gönül gönüle bir buluşma yaşar, etrafında aşıkane döner, onu içine alır, her çizgisini yüreğine nakşeder, onunla <strong>“Kıble ahdi”</strong>ni, şuurunu yeniler ve yurduna döner.</p>
<p>Tıpkı mü’minin camiye girip, kalbini ve bedenini namazla buluşturup, kıyam ile, rüku ile, secdelerle donanıp, sonra yeniden hayatın içine yönelmesi gibi&#8230;</p>
<p>Kıble diriliği, asıl, hayat içindeki savrulmaları önlemek içindir.</p>
<p>Yoksa insan, Ka’benin yanına varırsa, zaten onun cazibesi kuşatacaktır onu. Onu, etrafında pervane gibi döndürecektir.</p>
<p>Arafat’a varıp da, duaya durmamak mümkün mü? Birkaç milyon yürek, ilahi rahmeti sağmak için çırpınırken, onlardan kopup, ayrı mekanlarda dolaşmanın mümkünü var mı?</p>
<p>İnsan namaz için camiye girdiğinde de cami tarafından kuşatılır. Her camide, her mihrapta,  Ka’be ruhaniyetinden akisler mutlaka vardır.</p>
<p>Bir anlamda yeni doğan bebeklerin korunup gözetildiği küvözler gibidir bu iklimler.</p>
<p>Bir anlamda steril, kirlerden, günahlardan olabildiğince arınmış iklimlerdir.</p>
<p>Ama buralarda devamlı kalınmaz.</p>
<p>Hac ömürde bir keredir ve hac günleri sınırlıdır, gelir ve geçer. İnsanlar mukaddes beldelere gider ve dönerler.</p>
<p>Namaz saatleri de sınırlıdır. 5 vakti toplasanız, 24 saat içinde bir – iki saati bulur, bulmaz. İster istemez camiden çıkılır.</p>
<p>Cami dışında hiç de steril olmayan bir hayat vardır.</p>
<p>İşte hüner, bu, şeytanın taşlandığı ve kovulduğu iklimlerden ayrılıp, dünya gerçeğine dönüldüğünde, o iklimi koruyabilmektir.</p>
<p>Hayati soru şudur:</p>
<p>Hacca giden, Ka’be’yi içine alıp getirebiliyor, artık bundan böyle, yüreğinde bir Ka’be damarının atışını hissederek yaşıyor mu?</p>
<p>Namaza duran mü’min, Kıble’nin kazandırdığı, Rabbin huzuruna duruşun inşa ettiği istikamet hassasiyeti içinde bir hayat kurabiliyor mu?</p>
<p><strong>“Zayıf atın kıblesi olmaz” </strong>diye bir halk deyişi vardır.</p>
<p>Yani, ayaklarında ya da vücudunda derman olmayan bir atı, bir istikamette tutma imkanı yoktur. En küçük bir darbe savurur, yıkar onu.</p>
<p>İnsan da farklı değildir.</p>
<p>İnsanın kıble hassasiyeti, fiziki bir dayanıklılık meselesi olmasa da,<strong> </strong>mutlak surette kalbi bir dayanıklılık meselesi olduğu muhakkaktır.</p>
<p>Hacca giden Arafat duasını kalbine nakşetmeli.</p>
<p>Ka’be’yi tavaf eden, Ka’be’yi bir kıble ibresi gibi yüreğine kazımalı.</p>
<p>Camiye giren, kıbleye yönelişin ahengini yüklemeli kalb atışlarına&#8230;</p>
<p>Müslüman toplum, bir kıble toplumu haline gelmeli.</p>
<p>Her yıl, onbinlerce insanını Ka’be ile buluşmaya gönderip, sonra da, Kıble ile ilişkileri problemli bir toplum olmanın Müslümanca bir hassasiyet içinde izahı kolay olmaz.</p>
<p>Deriz  ki bu yıl da mukaddes yolculuğa çıkanlar, daha yola çıkarken, kalblerini, Ka’be’yi içine koyup gelebilecek kıvama getirmeli, ve döndükleri coğrafyalarda Kıblesi diri olan toplumlar inşa etmek için oralarda ne alabiliyorsa almalıdır.</p>
<p>Müslüman toplumlar Kıblesini şaşırmış toplumlar olmaktan kurtulduğunda, dünya değişecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/11/kiblesi-diri-toplumlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oku Kitabını, Seyret Filmini</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/10/oku-kitabini-seyret-filmini/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/10/oku-kitabini-seyret-filmini/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2010 04:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=3584</guid>
		<description><![CDATA[Altınoluk Dergisi, Ekim 2010 Bu dünyaya kalmak için değil gitmek için geldik. Ölüm denen hadise, herkesin yazgısının olmazsa olmaz duraklarından biri. Bey de gidecek, paşa da, sultan da, köle de&#8230; Bu dünyaya gelişin bir anlamı var. Sebepsiz değil, boş değil, hele abes hiç değil. Bu dünyaya yapıp ettiklerimizin güzelliği konusunda sınanmak için geldik. Onun da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p><a href="http://dergi.altinoluk.com/index2.php#sayfa=yillar&amp;MakaleNo=d296s003m1">Altınoluk Dergisi, Ekim 2010</a></p>
<p>Bu dünyaya kalmak için değil gitmek için geldik. Ölüm denen hadise, herkesin yazgısının olmazsa olmaz duraklarından biri. Bey de gidecek, paşa da, sultan da, köle de&#8230;</p>
<p>Bu dünyaya gelişin bir anlamı var. Sebepsiz değil, boş değil, hele abes hiç değil.</p>
<p>Bu dünyaya yapıp ettiklerimizin güzelliği konusunda sınanmak için geldik. Onun da en temelinde, bizi bu dünyaya gönderen Kudret’le, Allah Teala ile ilişkimizin idraki var. O kudret bu ilişkiye “Kulluk ilişkisi” adını koymuş. İnsana, bu statüyü kabulden ve inkıyaddan başka tercih imkanı yok.</p>
<p>Ölüm bir son değil. Ölüm bir son olmamalı.</p>
<p>İnsan kabre konurken, yeni bir hayatın kapısından içeri girmiş oluyor. Bir anlamda ebediyyet kapısı kabir kapısı&#8230;</p>
<p>Onun için, eğer bu dünyadaki hayatın ebedi alem için bir anlamı varsa, -ki olmaması mümkün değil- onu iyi kavramak ve ona göre hazırlanmak gerekiyor.</p>
<p>“Herkes yarına ne gönderdiğine baksın.” diyor ölümü ve hayatı Yaratan Kudret&#8230; Neyi yaptığına, neyi yapmadığına, neyi nasıl yaptığına baksın.</p>
<p>Çünkü yarın, herkesin önüne neyi yapıp neyi yapmadığı, neyi nasıl yaptığı konacak. Herkes görecek, bilecek ne yapıp ne yapmadığını.</p>
<p>Giderken, dünyalık olarak götüreceklerimiz sınırlı. Üzerimizde, bir top kumaştan yapılmış beyaz bir giysiden başka bir şey olmayacak. Dikişsiz, nakışsız, sade mi sade bir giysi&#8230;</p>
<p>Mal, mülk, evladü ıyal, rütbe, makam, şan, şeref, hepsi burada kalacak.</p>
<p>Görünmez bir hayat defteri gidecek insanla birlikte&#8230;</p>
<p>Hani şu “Nasıl bilirsiniz?” sorusuna verilen cevapta “İyi biliriz” cümlesini doğrulayacak veya doğrulamayacak hayat defteri.</p>
<p>Öyleyse o hayat defteri, her insanın hayatında, davranışlarını bilinçli olarak seçtiği tarihten itibaren yazılıp durmakta.</p>
<p>Hem, Yaratan görmekte her yaratılanın yaptığını.</p>
<p>Karanlıkta karıncanın izini görendir O.</p>
<p>Hem, O’nun görevlendirdiği “Yazıcılar” yazmakta olan biteni.</p>
<p>Belki Alim olan, Basir olan tarafından bilinenlerin &#8211; görülenlerin görüntü olarak kaydedildiği, her şahsa ait bir hard disk var.</p>
<p>Bu dünyadan giderken götürdüğümüz hayat defterinin içindekiler, eğer “selim bir kalb”e tekabül ediyorsa, ve onun hayat haline gelmiş izdüşümleri ise ne mutlu.</p>
<p>Bir gün gelecek, o hayat defteri açılacak.</p>
<p>Bir kere kesin olarak bilmeli ki o “Bir gün” gelecek.</p>
<p>Şek ve şüphe duyan sadece kendini aldatır.</p>
<p>Gelenlerin gidiyor olması, gidenlerin bir yerlere doğru gidiyor olması, gidilen yerde özel bir gün buluşulacağının da işareti.</p>
<p>Kainatı yaratan, bir gün gökleri dürecek, dağları savuracak, denizleri fışkırtacak ve “Kıyamet” denen o dehşet verici günün akabinde, toz olmuş kemiklerine yeniden et giydirilen, parmak uçlarına kadar yeniden diriltilen insanoğlunu Huzurunda toplayacak.</p>
<p>Kimsenin kafası karışmasın, “Bizler toz haline geldikten sonra mı diriltileceğiz?” gibi sorulara aldırmasın kimse. Her şeyi “yoktan” var eden, bir kere “varedilmiş olan”ı yeniden yaratamaz mı? Yaratır, hem de parmak uçlarına varıncaya kadar yaratır.</p>
<p>İnsanoğlu yeniden yaratılacak ve bir “likaullah” anı olacak&#8230;</p>
<p>O gün hüküm sadece ve sadece Allah’a ait olacak.</p>
<p>O hayat defteri açılacak.</p>
<p>Elimize alacağız.</p>
<p>“Oku kitabını” denecek.</p>
<p>Belki:</p>
<p>“Seyret filmini” denecek.</p>
<p>Belki ağızlar tıpkı üzerlerine mühür vurulmuş gibi susacak, okumak zor gelecek belki, o zaman, eller konuşacak, ayaklar konuşacak. Yani her uzuv yaptığını itiraf edecek.</p>
<p>Ya “Seyret filmini” denilip, insanlığın önünde, baş aktörü bizim olduğumuz bir film sunulmaya başlanırsa&#8230;</p>
<p>Acaba hangi andır insanoğlunun, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçtığı an?</p>
<p>Hangi andır, “Eyne’l meferr &#8211; Kaçacak yer yok mu?” diye çırpındığı an&#8230;</p>
<p>“Oku kitabını” dendiğinde okuyacağımız şeyler de, bizim dünyada iken yapıp ettiklerimiz olacak, “Seyret filmini” dendiğinde seyredeceklerimiz de, bizim paylaştığımız roller olacak.</p>
<p>Acaba insan ne zaman söyler, “Bu kitap küçük büyük bir şey bırakmamış, her birini teker teker saymış” sözünü? Hangi davranışına hayret ederek söyler? Acaba insan, hangi film karesinde gözlerini kapatır görmemek için, nefesini tutar, boğulmamak için?</p>
<p>Acaba insanın yüzü ne zaman kararır Mahşer ortamında?</p>
<p>Hangi ameli sevinç doldurur insanın gözlerinin içine?</p>
<p>Yaratan’ın “Orada mal ve evlat fayda vermez” dedikten sonra, bizlerden istediği “kalbi selim” nasıl ortaya çıkar? Nedir o kalb-i selim? Kurtarıcılığı nereden ileri gelir? Kararmış kalb nedir, mühürlenmiş kalb nedir, ölmüş kalb nedir, hasta kalb nedir, ve bu kalblerin orada halleri nicedir?</p>
<p>Acaba oraya gidip geldikten sonra bir “Hayat defteri” yazacak olsaydık, bugün yazdıklarımızı mı yazardık? Bugün hayat defterimize yazılanlar konusunda yeterli hassasiyet göstermediğimiz gibi mi hareket ederdik?</p>
<p>Acaba hayat filmimizi Rabbi zü’l Celal’in huzurunda seyrederken yaşadığımız duygular, bugün de bizim yüreğimizi etkiliyor olsaydı, bugün oynadığımız her rolde oynar mıydık? Her görüntü içinde bulunmayı tercih eder miydik? Yanımızda yöremizde bulunanlar, elini tuttuğumuz insanlar konusunda daha seçmeci davranır mıydık? Bizi “Likaullah” halinde utandıracak davranışlardan kaçınır mıydık?</p>
<p>Tasavvur gücünüzü harekete geçirin ve düşünün:</p>
<p>Oradasınız:</p>
<p>Defterinizdeki artılar yığıldı orta yere. Mutlu sunuz.</p>
<p>Ama ne oluyor? Bir de bakıyorsunuz, birisi geliyor, onu gıybet etmenizin karşılığını alıp gidiyor dağ gibi iyiliklerinizden. Sonra birisi ayağına bastığınız için hakkını alıyor. Sonra birisi alay ettiğiniz için&#8230; Birisi alnının teri kurumadan ücretini ödemediğiniz için, ücretini kestiğiniz için, çalıştığınız işte hile yaptığınız için&#8230; Gelen alıp gidiyor, götürüyor ve bir süre sonra ortadaki dağ gibi güzellikler eriyor. Zulümle gidiyor, cefa ile gidiyor, kul hakkı ile gidiyor, göz kaş işareti ile yaptığınız alaylar bile iyilikler yığınını öğütüyor.</p>
<p>Böyle olmasını ister miydiniz?</p>
<p>Acaba orada, bir yetimin başını okşarken mi görüntülenmiş olmak istersiniz, bir muhtaca yaptığınız yardımı başına kakarken görüntülenmiş olmayı mı?</p>
<p>Acaba orada, eşinize hakaret ederken, sözle veya fiili olarak şiddet uygularken mi görüntülenmek istersiniz, yoksa ona meveddet ve rahmet nazarıyla bakarken, ağzına bir lokma sunarken görüntülenmek mi?</p>
<p>Acaba orada, çocuğunuzun elinden tutmuş, tavaf yaparken mi görüntülenmek isterdiniz, yoksa, çamurlu bir yoldan çamur gibi bir iş içinde ilerlerken mi?</p>
<p>Acaba orada, hududullah içinde bir hayatla mı var olmak istersiniz, hududullahı çiğnemiş bir insan olarak mı?</p>
<p>Orada cinayet işlerken, birisinin malını çalarken, rüşvet alırken, sattığınız malda hile yaparken, yetkilerinizi zulüm aracı haline getirirken, insanları ahlaksızlığa iterken görünmek istemezsiniz, muhakkak.</p>
<p>Diyelim 60-70-80 yıllık bir ömür verildi bize?</p>
<p>Her yılın, her ayın, günün, saatin, saniyenin hesabı sorulduğunda, içinde nasıl bir birikim olmasından mutlu olurduk?</p>
<p>Dünyevi anlamda baktığımızda, yaşadığımız her anın, bize iyi bir statü kazandırmasını arzu ederiz.</p>
<p>Bir makama ulaşmak istediğimizde, bize onu kazandıracak yıldızlı işlerle dolu bir “Özgeçmiş – CV”ye sahip olmak isteriz.</p>
<p>Ya ebedi hayattaki makamlar için nasıl bir özgeçmiş, ya da CV gerekli? O makamlara gidecek olanları tayin eden Kudret’in değerlendirme kıstaslarını yeterince önemsiyor muyuz?</p>
<p>Tersinden baktığımızda;</p>
<p>Orada yakamıza “keşke” duygularının yapışması nasıl bir şey olurdu?</p>
<p>Pişman olmak, geri dönmek ve yanlışları düzeltmek için bir gün istemek&#8230; Nasıl olurdu?</p>
<p>“Ya leytenî küntü türaba – Keşke toprak olsaydım” diyenler olacak orada&#8230; Yani insan olarak yaratılmış olmanın hakkını veremeyenler olacak. Ama orada “Ya leyteni” demenin bir faydası olmayacak. Önemli olan oraya, pişmanlıklar değil, ümitle sunulacak hayat dosyaları taşımak&#8230;</p>
<p>Niyetler bile sorgu için gündeme gelecek orada.</p>
<p>Sevgiler, korkular sorgulanacak.</p>
<p>Riya kiri yaralayacak iyilikleri. Yaratan’ın rızası dışındaki tüm hesaplar, tartıda eksiler hanesinde yer alacak.</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>Mümkün olsa, her akşam, günün hayat defterine göz atabilsek. Her akşam, bizi farklı açılardan gözetleyen kameraların  çektiği filmlere bakabilsek. Ebedi âleme geri dönmemek üzere gitmeden önce, her gün, bir muhasebe yaşayabilsek. Kirlenmiş amelleri arındırabilsek. Yüreğimize düşen kara noktaları temizleyebilsek. Temizleyebilsek de ne zaman geleceği bilinmeyen o “son çağrı” ile çıkacağımız yolculukta, yanımızda “Selim bir kalb” taşıdığımızdan emin olabilsek&#8230; Kalbimizin bizi orada utandırmayacağından emin olsak&#8230;</p>
<p>İnsanın gafleti, “Son çağrı”ya hazır olmamasında&#8230; Sinn-i kemale erdiği zamanlarda bile “Daha bana gelmez” duygusunu kendisine telkin etmesinde&#8230; Günlük, hatta anlık muhasebe yapamamasında&#8230; Hayat defterinin farkında olarak, kiramen katibinin kalem cızırtılarını duyarak ya da “Rabbim beni görüyor, ilahi kamerada gaflet olmaz” şuuruyla yaşayamamasında&#8230; Dünyadaki tüm statüleri önemseyip, ebedi âlemdeki tüm statülerin ehemmiyetinden gafil olmasında&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/10/oku-kitabini-seyret-filmini/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur’an Yakamıza Yapışırsa</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/08/kur%e2%80%99an-yakamiza-yapisirsa/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/08/kur%e2%80%99an-yakamiza-yapisirsa/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Aug 2010 03:19:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=3336</guid>
		<description><![CDATA[Abdestsiz dokunmadığımız, Öpüp başımızın üzerine koyduğumuz, En güzel harflerle yazdığımız, En güzel süslemelerle, altın yaldızlarla tezyin ve tezhip ettiğimiz, En güzel mahfazalarla sardığımız, Evimizin en mutena köşelerine astığımız, Kızlarımızın çeyiz bohçalarına koyduğumuz Kur’an bizi sorgularsa, hatta yakamıza yapışırsa&#8230; Acaba öyle bir şey mi olacak? Kur’an’ın bizi sorgulayacağı, yakamıza yapışacağı bir zaman mı olacak? Şu ayeti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Abdestsiz dokunmadığımız,</p>
<p>Öpüp başımızın üzerine koyduğumuz,</p>
<p>En güzel harflerle yazdığımız,</p>
<p>En güzel süslemelerle, altın yaldızlarla tezyin ve tezhip ettiğimiz,</p>
<p>En güzel mahfazalarla sardığımız,</p>
<p>Evimizin en mutena köşelerine astığımız,</p>
<p>Kızlarımızın çeyiz bohçalarına koyduğumuz Kur’an bizi sorgularsa, hatta yakamıza yapışırsa&#8230;</p>
<p>Acaba öyle bir şey mi olacak? Kur’an’ın bizi sorgulayacağı, yakamıza yapışacağı bir zaman mı olacak?</p>
<p>Şu ayeti okuyalım:</p>
<p>“Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’ân’ı büsbütün terk etti.”<em> (el-Furkân, 30)</em></p>
<p>Mahşer ortamında Allah Rasulü, -sallalahü aleyhi ve sellem- Allah Teala’ya kavmi hakkında böyle serzenişte bulunacak. Kavmini, ya da “Kur’an’ı terkedilmişlik duygusuna sürükleyen toplumlar”ı böyle şikayet edecek.</p>
<p>Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili’nde, bu ayeti tefsir ederken Alusi’den naklen şu bilgiyi de verir:</p>
<p>“Her kim de Kur’an’ı öğrenir de Mushafını asar, ilgilenmez ve bakmazsa, kıyamet günü gelir, yakasına sarılır  ‘Ya Rab! Bu kulun beni mehcur tuttu. (Beni terkedip uzak kaldı, benimle amel etmedi) benimle arasında hüküm ver. ‘ der.” <em>(Alusi, Ruh’ul Meani, X1X, 14)</em></p>
<p>Buradaki bilgi, Rasulullah Efendimizden ayrı olarak Kur’an’ın da insanın yakasına yapışacağı ve “Rabbim bu kulun beni reddetti, benimle onun arasında hüküm ver!” diyeceği şeklindedir.</p>
<p>Nasıl bir manzaradır bu, düşünebiliyor musunuz?</p>
<p>Böyle bir durumla karşılaşan insan nasıl cevap verir?</p>
<p>Orası öyle bir ortamdır ki, geri dönme ve yapılamayanı yeniden yapabilme imkanı bulunmamaktadır.</p>
<p>Peki Kur’an’ın terkedilmişlik duygusuna itilmesi nasıl bir şeydir?</p>
<p>Yukardaki hadiste bu, “Kur’an’ı öğrenmiş, Mushafını asmış olması”na rağmen “ilgilenmemeye ve bakmamaya” bağlanmaktadır.</p>
<p>Yani Kur’an’la doğru ilişki, sadece onu öğrenmek ve saygı göstermek şeklindeki ilişki değildir.</p>
<p>Rasulullah Efendimiz (s.a.), insanoğlunun Kur’an’la ilişkide varıp dayanacağı çok daha problemli bir duruma da işaret buyurmaktadır:</p>
<p>“Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar Kuran okuyacaklar ama hançerelerinden (boğazlarından) aşağıya inmeyecek.” <em>(Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 36; Hâkim, Müstedrek, V, 504)</em></p>
<p>İmam Malik’in, Abdullah b. Mes’ud’dan rivayet ettiği bir hadis benzeri bir duruma dikkat çekmektedir:</p>
<p>“&#8230;.Öyle bir zaman gelecek ki Kur’an’ı anlayanlar az, okuyanlar çok olacak, Kur’an’ın harflerini ezberleyecekler ancak hududunu ihmal edecekler.” (<em>Muvatta’,</em> Kasru’s-salât, 88; Buhârî, <em>el-Edebü’l-müfred, </em>no: 789)</p>
<p>Bunlar, genelde “Fiten hadisleri” diye bilinen, toplumların derin sosyal bunalım dönemlerini anlatan hadisler içinde nakledilen haberlerdir.</p>
<p>Demek ki, insanların ve toplumların Kur’an’la ilişkisinde bir problemli durum da budur: Okuyan çok, anlayan az, ezberleyen ancak hududunu ihmal eden bir ilişki tarzı.</p>
<p>Belki de Kur’an’ın terkedilmişlik duygusu, böyle toplumlar bünyesinde yaşanacaktır.</p>
<p>Şöyle bir hadise nakledilir:</p>
<p>Bir gün, zamanın İngiltere Müstemlekeler Bakanı Lord Gladiston Lordlar kamarasında ayağa kalkar, elinde bir kitap vardır ve aynen şöyle der:</p>
<p>“-Şu elimdeki kitabı görüyor musunuz?&#8230; Bu, Müslümanların kitabı Kur’an’dır. Bu kitabı Müslümanların elinden, dilinden ve gönlünden almadıkça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalı, Kuran’ı ortadan kaldırmalıyız. Veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”</p>
<p>Bu, emperyalist dünyanın, Kur’an’la Müslüman arasındaki ilişkinin, nasıl hayati bir ilişki olduğuna, bu ilişkinin Müslüman’a nasıl bir dirilik kazandırdığına ve bu ilişki bir şekilde bozulmazsa, Müslümanlara tahakkümün imkansız olduğuna dair kanaatinin yansımasıdır.</p>
<p>İslam dünyası, aşağı yukarı bir asrı aşkın zamandır, açık veya örtülü bir sömürge hayatı yaşamaktadır.</p>
<p>Doğrusu, elimizde de Kur’an bulunmaktadır. Üstelik saygıda da kusur etmemekteyiz. Okuyanlarımız, ezberleyenlerimiz şükür ki sayılamaz miktardadır. Yani bütün bütün Kur’an’dan kopmuş sayılmayız.</p>
<p>Peki ama ne oldu ki, elimizde Kur’an bulunmasına rağmen, tahakküm altındayız?</p>
<p>Bunun tek izahı olabilir:</p>
<p>Demek ki Kur’an’la ilişki biçimimizde sorun bulunmaktadır.</p>
<p>Burada belki ilk İslam neslinin Kur’an’la ilişkisine bakmak gerekiyor.</p>
<p>Hazreti Ömer’in sadece Bakara suresini 12 yılda öğrendiği rivayet ediliyor.</p>
<p>Bu bilgi karşısında, “Acaba nasıl bir öğrenme bu?” diye bir soru kaçınılmaz olmuyor mu?</p>
<p>Şimdilerde hafız çocuklarımızın bile bir günde bir Kur’an hatmi yapabilmelerinin mümkün olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Hazreti Ömer ne yaptı ki ya da ne yapmadı ki, Kur’an’ın en uzun suresi de olsa, bir tek suresini öğrenmek için 12 yıl emek vermek zorunda kaldı?</p>
<p>Şöyle düşünelim:</p>
<p>O dönemde Rasulullah Efendimiz, talep eden çevre kabilelere “Kur’an muallimleri” gönderirdi.</p>
<p>Acaba o Kur’an muallimlerinin “Kur’an’ı öğretmeleri” nasıl bir şeydi?</p>
<p>Onlar da, bizde olduğu gibi “Elifba”dan başlayarak, okumayı söktürme, sonra cüzlerden Kur’an’a geçme gibi bir süreci mi takip ederlerdi?</p>
<p>Kur’an öğretimi demek, “Kur’an okumaya geçmek” demek miydi?</p>
<p>Böyle olmadığını tahmin etmek zor değildir.</p>
<p>Çünkü onların dili zaten Arapça’ydı ve onların Kur’an’a geçmeleri sorun değildi.</p>
<p>Kur’an’ı öğrenmek, onlar için, bizim Türkçe okuyup yazma öğrenmemizden de bambaşka bir şeydi.</p>
<p>Kur’an Yaratandan gelen bir mesajdı.</p>
<p>İnsanı yeniden insan kılmaya talip olan bir mesajdı.</p>
<p>İnsan kişiliğinde köklü bir dönüşüm gerçekleştirmek üzere gelmekteydi.</p>
<p>Kur’an’ın bu mahiyeti, o dönemin Arap toplumları için yepyeni bir durumdu.</p>
<p>Kur’an’a muhatap olan insan, adeta kendi dilinin bile cahili haline geliyor ve her şeyi yeniden öğreniyordu.</p>
<p>“Kul : De ki” diye başlayan hitaplarda, Yaratan’ın elçisine seslendiği bir durum söz konusu idi.</p>
<p>Bunu nasıl anlayacaktı insan?</p>
<p>Yaratan’ı nasıl anlayacaktı, Yaratan’ın kelamı denen şeyi nasıl anlayacaktı, o Kelam’ın insana nasıl ulaştığını düşünecekti ve Yaratan’ın insandan neden böyle olmasını istediğini nasıl anlayacaktı?</p>
<p>Kur’an, ona muhatap olan insan için her kelimesi ile yepyeniydi.</p>
<p>Peygamber’e iman etmek demek, yepyeni bir düşünce dünyasına girmek, yepyeni bir hayata yelken açmak, ve kendi kişiliğinin her dokusunu yeniden inşa etmek demekti.</p>
<p>Bunu Kur’an’la gelen bilgi ile yapacaktı.</p>
<p>Peygamber, Allah adına konuştuğu için Peygamberdi ve bu sebeple ilgi merkezi oluyordu.</p>
<p>-Beni Allah gönderdi, diyordu Peygamber, ve şu bilgiyle gönderdi, diyordu.</p>
<p>O bilgi Kur’andı.</p>
<p>Onun için o nesil, Kur’an’a, Allah’ın “Ateş çukurunun kenarındaki insana” uzatılmış bir ipe sarılır gibi sarıldı.</p>
<p>O yüzden o günün Kur’an öğretimi, Kur’an’dan her öğrenilenin, ete kemiğe nüfuz etmesi anlamınaydı.</p>
<p>Buradan, bizim Kur’an’ı öğrenmemize ve ona muhataplığımıza gelirsek, öğrenmemiz, Kur’an’ı “asli dili yani Arapça olarak” okuyabilmek anlamına geliyor. Bizim Kur’an’ın ruhuna nüfuz anlamındaki ilişkimiz, Arapça bilenlerimiz için tefsir ve tefekkür ile gerçekleşecek ayrı bir mesaiyi, bilmeyenlerimiz için ise, meal ve tefsirlerinden okuyarak ayrı bir mesaiyi gerekli kılıyor.</p>
<p>Her halükarda, Kur’an’la ilişkide, ayrı bir şuur haline ihtiyaç bulunuyor.</p>
<p>Herhangi bir mealin, Kur’an’daki o “Allah kelamı” derinliğini bize taşıyacağını sanmıyorum. Tefsirler bile, -herhangi birisini yok farzetmenin vebal olduğu muhakkak olmasına rağmen- bir başkasının ilahi kelamdan aldıklarından oluşmaktadır. Acaba yeterli Arapça bilgimiz olsaydı ve beynimizin – yüreğimizin bütün gayretini ortaya koyarak tefekküre yönelseydik, herhangi bir ayetin bize söyleyeceği ne olurdu? Hiç şüphe etmemek gerekir ki çok şey olurdu. Allah’a sığınarak Kur’an’ın derinliklerine dalıp da, inciler devşirmemek mümkün mü?</p>
<p>Şöyle birkaç ayeti seçelim ve her birine özel bir hassasiyetle bakalım: Bakalım, bakalım:</p>
<p>(Kadir 1-2), (Bakara 1-2), (Al-i İmran  19), (Hümeze  4-5), (Tekasur 3-8), (Alak 6), (Hümeze 1-2)</p>
<p>Açıp bakalım bu ayetlerin meallerine. Arapçalarını verdim, çünkü ayetlerin asli şekli, şayet, o seslenişin kaynağını, yani ilahi kelamı dikkate alabilirsek, Rabbimizin bize nasıl bir “ittiba” bekleyişiyle seslendiğini hissederiz.</p>
<p>Mesela, bize “Kur’an’da hiçbir şüphe bulunmadığı” bildirilecek, ama o bilginin önüne, Arapların bile o güne kadar duymadıkları üç harf konuyor: “Elif, lam, mim” Düşün, düşün, düşün ve bil ki, “Kur’an’da hiçbir şüphe yoktur ve o, takva ehli için bir yol göstericidir.”</p>
<p>Kur’an’ın her bir ayetine böyle baksak, “Allah Teala bana ne diyor?” diye baksak yani, bu okumanın başka bir okuma olacağı muhakkaktır.</p>
<p>“Kella” diye başlıyor ilahi kelam. Sonra “Sümme kella” diye tekrar ediliyor.</p>
<p>“Leteravünnel cahim – Cehennemi mutlaka göreceksiniz” diye te’kid yükledikten sonra “Sümme leteravünneha aynel yakin – sonra kesinlikle üstelik aynel yakin olarak göreceksiniz cehennemi” deniyor.</p>
<p>Gelin de bu ayeti bu vurgularıyla idrak ettikten sonra, ateşi burnunuzun dibinde hissetmeyin. Hissetmiyorsanız, işte o, Kur’an’ın “mehcur bırakılma” durumudur ve ilişkimiz o hale gelmişse, Kur’an’ın yakamıza yapışmasından endişe duymamız gerekmektedir.</p>
<p>“İlla” deniyor bir yerde.</p>
<p>“İnne” ile başlıyor sayısız ayet.</p>
<p>“Ela” diye başlıyor. “Ela bi zikrillahi tatmainnül kulub – Dikkat edin, uyanın, kendinize gelin, ancak zikrullah ile mutmain olur kalbler.” Şu tercüme verebildi mi, ayetteki vurguyu? Zor, çok zor. Kur’an diline, iklimine, yatırmak gerekiyor gönüllerimizi. “Ela”yı hissetmek, Yaradan’ın bizi sarsmasını hissetmek, sonra “bi zikrillah”ı öne almasıyla sarsılmak, sonra “tatmainnü” kelimesindeki vurguyu hissetmek&#8230;</p>
<p>Yani Kur’an’ı böyle okumak&#8230;</p>
<p>Yüreğimizi tam da Kur’an’ın kalbi ile iletişime sokmak&#8230;</p>
<p>Yani “Sen benim hayatımsın, canımsın, var oluşumun sırrısın, seni terketmek ne kelime, bizi terkedilmişlik duygusuna sokma” diye tutunmak Kur’an’a&#8230;</p>
<p>Hazreti Osman r.a. Kur’an’ı eline alır, “Rabbimin kelamı” diye bağrına basar, öper, koklarmış.</p>
<p>Niyazi Mısri, Kur’an’la mü’min arasındaki ilişkinin doğru çerçevesini “Allah dostları”nı anlatırken ifade eder:</p>
<p>“Bunların etlerine ve kanlarına Kur’an işlemiştir. Onunla gamları dağılmış, gayrete gelmişlerdir. Kur’an’ı manevi karanlıkları için aydınlatıcı, uykuları için beşik, yollarına rehber, delillerine kaynak yapmışlardır. Kur’an’ın getirdiği ilahi düsturlara göre kurtuluş merdivenlerini çıkarlar. Benliklerini Rablerinin nuruyla aydınlatırlar. İsteklerine Kur’an’la ulaşırlar.”</p>
<p>Evet, işte bu.</p>
<p>Kur’an’la dünya ve ahiret dostluğunun sırrı bu.</p>
<p>Rabbimiz bu sırlar içinde bir hayat lutfetsin hepimize. Amin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/08/kur%e2%80%99an-yakamiza-yapisirsa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sahabenin Arasına Yakışan Bir Mü’min</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/07/sahabenin-arasina-yakisan-bir-mu%e2%80%99min/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/07/sahabenin-arasina-yakisan-bir-mu%e2%80%99min/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2010 03:29:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Taşgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altınoluk - Aylık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Sami Ramazanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Topbaş Hocaefendi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ahmettasgetiren.com/?p=3275</guid>
		<description><![CDATA[Alsanız götürseniz mahşer yerine, Livaül Hamd’in altında durmaya yakışır, Kevser havuzunda Rasulullah’ın avucundan su içmeye yakışır. Alsanız götürseniz 14 asır öncesine, Hicret’te izinden yürümeye yakışır, Mescid-i Nebevide, sahabe-i kiramın arasında, o kutlu huzuru teneffüs etmeye yakışır. Musa Topbaş Efendi Hazretleri&#8230; Ebu Bekir’in yanında durursa yabancı kalmaz, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin – Allah hepsinden razı olsun-  yanlarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Alsanız götürseniz mahşer yerine, Livaül Hamd’in altında durmaya yakışır, Kevser havuzunda Rasulullah’ın avucundan su içmeye yakışır.</p>
<p>Alsanız götürseniz 14 asır öncesine, Hicret’te izinden yürümeye yakışır, Mescid-i Nebevide, sahabe-i kiramın arasında, o kutlu huzuru teneffüs etmeye yakışır.</p>
<p>Musa Topbaş Efendi Hazretleri&#8230;</p>
<p>Ebu Bekir’in yanında durursa yabancı kalmaz, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin – Allah hepsinden razı olsun-  yanlarında durursa, onların dünyasına uzak durmaz.</p>
<p>Hep deriz ya, “Yarın mahşer gününde Müslümanlığımız Ebu Bekir’in Müslümanlığı ile birlikte tartıldığında nasıl bir netice ortaya çıkar? Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin Müslümanlığı ile tartıldığında -ki orada onlar için ayrı bizim için ayrı terazi kurulmayacak- nasıl bir netice ortaya çıkar?. ”</p>
<p>O, herhalde farkları en aza indirebilmek için gayret göstermiştir bütün hayatı boyunca&#8230;</p>
<p>Rasulullah’ın <strong>“yıldızlar gibi”</strong> diye nitelediği ashab-ı kiramdan izler kuşanmak için çaba göstermiştir bir ömür boyu. Kalbinde hangi yıldızlar parıldardı kimbilir?</p>
<p>İman hassasiyeti onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Azameti ilahiyye karşısındaki tezellülü onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Ahiret endişesi onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Hayat titizliği onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Cömertliği onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Nezaheti, zarafeti onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Deruni bağlılığı onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Allah yolundaki fedakarlığı onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Kardeşlik duygusu onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p>Tevazuu, mahviyeti onlara benzesin diye&#8230;</p>
<p><strong>“En yüksek seviyedeki Allah dostları bile sahabenin seviyesine erişemez”</strong> diyen o olduğu halde, o, adeta sahabeden izler kuşanabilmek için bir emekleme halinde yaşamıştır hayatı&#8230;</p>
<p>Rasulullah’a sevdası onlara benzesin diye çabalamıştır ömür boyu.</p>
<p>Onlara benzesin ki, Rasulullah’ın güzelliğinden bir iz düşsün kişiliğine&#8230;</p>
<p>Onlara benzesin ki, kalbi açılsın Salllahü aleyhi ve sellemin kalb nuruna, gözünün ışığı yansısın gözlerine kutlu çağrısı ulaşsın dimağına&#8230;</p>
<p>Musa Efendi Hazretleri&#8230;&#8230;</p>
<p>Bir ince kuyum işçisi&#8230; Bir müzehhip kendi hayatı üzerinde çalışan&#8230; Bir nakkaş, kendi gergefinde Rabbin huzuruna çıkacak bir kişilik dokuyamaya çalışan&#8230; Kendi kendini tasfiye eden bir elmas parçası&#8230;</p>
<p>20’inci yüzyılda sahabe gibi bir İslam kıvamı kuşanılabilir mi?</p>
<p>Şayet 20’inci yüzyılda bir sahabe hayatı nasıl yaşanır diye sorulacak olsa, ona ve onun, rahle-i tedrisinde yetiştiği <strong>Mahmut Sami Ramazanoğlu</strong> hazretlerine bakmak yeterlidir.</p>
<p>Soralım kendimize: <strong>“Sahabi”</strong> denildiğinde hangi notlar düşülebilir bir beyaz kağıda?</p>
<p>Herhalde şunlar değil mi?</p>
<p>“Kişiliği Peygamber eliyle, Peygamber diliyle, Peygamber bakışıyla, Peygamber nefesiyle yoğrulan insan.</p>
<p>Peygamber’in eline tutunabilmeyi, insan olmak addeden, kurtuluş addeden, güzellik addeden, erdem addeden insan&#8230;</p>
<p>İslam ümmetinin ilk çekirdeği.</p>
<p>Peygamberden sonra, ilk filiz veren İslam insanı.</p>
<p>En bariz özelliği ne?</p>
<p>Yeniden doğmuş olmak.</p>
<p>Hücrelerine kadar yeniden inşa edilmek.</p>
<p>Kendi kendini yeniden inşa şuurunu kuşanmış olmak, kendini, yeniden inşa için ilahi bir rehberliğe sunmuş olmak.</p>
<p>Beynini, kalbini ve davranışlarını, İslam’ın potasına atmak ve oradan taptaze bir imanı kuşanmış olarak çıkmak.</p>
<p>İslam’dan önceki her şeyi bırakmak ve İslam’la yeniden kendini bulmak.</p>
<p>Tam teslimiyet.</p>
<p>İnancı miras olarak bulmuş insan değil sahabi.</p>
<p>Din adına her şeyi tek tek idrak eden insan.</p>
<p>Bu genel çerçevenin altına <strong>“insanın güzelliği”</strong> adına ne yazsanız yanlış olmaz sahabi için.</p>
<p>Muhabbet mi?</p>
<p>Adanış mı?</p>
<p>Canı vermek ölçüsünde fedakarlık mı?</p>
<p>Bağlılık mı?</p>
<p>İnfak mı?</p>
<p>İsar mı?</p>
<p>Kardeşlik mi?</p>
<p>Civanmertlik mi?</p>
<p>Ahiret eksenli yaşamak mı?</p>
<p>Havf ve recayı bir kalb disiplini haline getirmek mi? Cenneti de bir adım ötede, cehennemi de bir adım ötede hissetmek mi?</p>
<p>Bir özel nesil sabahe nesli. Peygamberin eliyle dokunmuş bir eşsiz desen sahabe deseni&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>20’inci yüzyıl gibi, insanoğlunun derin kişilik krizi yaşadığı bir çağda, insan, nasıl kuşanır bu müstesna şahsiyet dokusunu?</p>
<p>Kur’an’ı yeni nazil oluyor gibi derin bir idrak içinde okuyarak değil mi?</p>
<p>Azameti ilahiyyeyi kalbinin en ince dokularında hissedip, kulluk bilincini, kalbin en ince dokularına nakşederek&#8230;</p>
<p>Rasulullah sallalahü aleyhi ve selleme tutunmak için, onlarca asır öncesinden uzanan eline sarılarak, ya da onlarca asır öncesine elini uzatarak&#8230;</p>
<p>Seherlerini Rasulullah ile buluşma anı haline getirerek&#8230; Ondan akıp gelen altın silsilenin halkalarına kalbini rapt ederek&#8230;</p>
<p>Arınma cehdini, bir hayat neş’esi halinde yaşayarak&#8230;</p>
<p>Havf ve recayı bir hayat disiplini haline getirerek.</p>
<p>Yüreğinde hep Mahşer ortamı tedirginliği, ama yine yüreğinde hep mağfireti ilahiyye neşvesi kuşanarak&#8230;</p>
<p>Uhuvveti, sahabe kardeşliği seviyesine çıkarma azmini kuşanarak&#8230;</p>
<p>Allah Rasulünün terbiye sistemini, -adına tasavvuf denilmiş sonun- hem kendi hayatı için hem elele tutuştuğu dostları için bir hayat yolculuğu haline getirerek.</p>
<p>Vererek, hep vererek, vermeyi bir hayat tarzı haline getirerek&#8230;</p>
<p>Fukara dostu olarak.</p>
<p>Allah’ın yarattığı her şeye -Allah düşmanları dışında- muhabbetle bakarak&#8230;</p>
<p>Ebubekir’e tutunarak, her sahabide Rasulullah’tan bir iz arayarak ve o izle buluşup, Allah Rasulüne çıkan bir yol edinerek&#8230;</p>
<p>Musa Efendi Hazretleri&#8230;</p>
<p>Hayatının özeti ne?</p>
<p>Yüz akı ile Rabbin huzuruna çıkmak, yüz akı ile Rasulullah’ın yanına sokulmak ve “Ben bir ömür boyu,  ümmetin olmak için çalıştım, sana komşuluk şerefine nail olabilir miyim?” diyebilmek&#8230; Bir kutlu tebessümle buluşabilmek&#8230;</p>
<p>Musa Efendi Hazretleri&#8230;</p>
<p>Rabbimiz umduklarına nail olduğu bir ebedi hayat ile mükafatlandırsın. Cennet ve Cemalini, sevgili Rasulünün komşuluğunu ikram etsin. Amin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/2010/07/sahabenin-arasina-yakisan-bir-mu%e2%80%99min/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Minified using disk: basic
Page Caching using disk: enhanced
Database Caching 5/54 queries in 0.183 seconds using disk: basic
Object Caching 587/684 objects using disk: basic

Served from: www.ahmettasgetiren.com @ 2012-02-04 13:07:11 -->
