<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Taşgetiren &#187; Zaman &#8211; Haftalık Yazılar</title>
	<atom:link href="http://www.ahmettasgetiren.com/category/zaman-haftalik-yazilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ahmettasgetiren.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 11 Jan 2012 11:02:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Abdiç çizgisi</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1995/01/abdic-cizgisi/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1995/01/abdic-cizgisi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 1995 04:55:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[Terörist]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=83</guid>
		<description><![CDATA[İslâm ülkelerindeki laik yapılanışın karakterini doğru değerlendirmek için Bosna&#8217;da oluşturulan Abdiç çizgisi iyi bir örnektir diye düşünüyorum. Abdiç’i anlayan Arafat’ı da anlar, Çeçenistan’da olan biteni de, Tacikistan olaylarını da, başkalarını da&#8230; Fikret Abdiç, Bosna–Hersek’in Bihaç bölgesinde, kendine bağlı askerî birliklerle Ali İzzetbegoviç yönetimine başkaldıran birisi&#8230; Bosna ordusunun Sırplar’la her cephede kıran kırana savaş verdiği günlerde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>İslâm ülkelerindeki laik yapılanışın karakterini doğru değerlendirmek için Bosna&#8217;da oluşturulan Abdiç çizgisi iyi bir örnektir diye düşünüyorum.<br />
Abdiç’i anlayan Arafat’ı da anlar, Çeçenistan’da olan biteni de, Tacikistan olaylarını da, başkalarını da&#8230;</p>
<p>Fikret Abdiç, Bosna–Hersek’in Bihaç bölgesinde, kendine bağlı askerî birliklerle Ali İzzetbegoviç yönetimine başkaldıran birisi&#8230; Bosna ordusunun Sırplar’la her cephede kıran kırana savaş verdiği günlerde, Abdiç, Bosna ordusuyla boğuştu. En son Bihaç’a yönelik Sırp saldırılarında da Abdiç’in birlikleri Bosna ordusunun yanında değildi. Üstelik Sırp komutanlar, Bihaç halkına teslim ol çağrısı yaparken “Abdiç’in birliklerine teslim olanlara dokunulmayacak, Sırp birliklerine teslim olanlara dokunulmayacak” diye açıklamalarda bulunuyorlardı.</p>
<p>Abdiç’in bu silahlı muhalefetinin oturduğu ideolojik zemin neydi?</p>
<p>Ali İzzetbegoviç’in İslâmî kişiliği biliniyor. Bir İslâm düşünürü İzzetbegoviç. Yetişme tarzı da, ortaya koyduğu fikrî ürünler de İslâm eksenli. İzzetbegoviç’in, Bosna–Hersek devlet olurken, kendi toplumunu İslâm eksenli bir kimlik etrafında bütünleştirmesi gayet tabii. Her ne kadar o, Bosna–Hersek’i bir “İslâmî devlet” statüsünde düşünmedi, Sırp ve Hırvat unsurların da yönetime katılabileceği, serbestçe kendi inançlarını yaşayabileceği bir statü öngördüyse de, başında İzzetbegoviç’in bulunduğu ve ağırlıklı nüfusu Müslüman olan bir ülkenin İslâm ağırlıklı bir siyasî yapı oluşturacağı muhakkaktı. Avrupa ortasında bir anlamlı yapılanıştı bu.</p>
<p>Abdiç burada, “laik muhalefet” olarak ortaya çıktı. İzzetbegoviç’e isyanını laik bir ideolojik zemine oturttu. Ve kendi etrafında, laik bir zırh oluşturmaya gayret etti. Avrupa’dan, Amerika’dan destekler bulmayı ümit etti. Bu desteği öncelikle Sırplar’dan buldu. Bosna’daki Müslüman direnişini arkadan hançerleme misyonuna tam destek verdi Sırplar. En son, Bihaç saldırısında da Sırplar’ın cephe gerisindeki yardımcısı Abdiç’in birlikleri idi. Abdiç’e, Türkiye’deki laik muhitlerden de destekler geldi bir ara. İzzetbegoviç’in diri Müslüman kimliği, kimilerini rahatsız etmiş olmalı ki, Abdiç’ten bir laik alternatif üretilebileceğini zannettiler ve ona oynadılar. İzzetbegoviç’e çirkin saldırılarda bulundular, buradan Bosna’daki iktidar kavgasına laik kurşunlar ikmalinde bulundular. Ancak, Abdiç’in Sırplar’la işbirliği görüntüsü o kadar çirkin biçimde ortaya çıktı ki, Abdiç hayranlığı çabuk unutuldu. Bununla birlikte Abdiççiler’den “yanılmışız” diyen de çıkmadı.</p>
<p>Şimdi merak etmekte haklısınız; acaba dün İzzetbegoviç’e karşı Adiç’i destekleyenler, Filistin’de kimden yanadırlar?</p>
<p>Acaba iktidarı, İsrail tarafından “okey”lenmiş ve Filistin’de laik bir yönetim kuracağını vaadeden Arafat’ın safında mı, yoksa İsrail’le birlikte uluslararası medyanın “terörist” damgası vurduğu ama Filistin’in bağımsızlık savaşını yürüten HAMAS’ın yanında mı? Biliyoruz ki, İsrail’le birlikte bizde de pekçok medya grubu HAMAS’ı terörist olarak damgalamayı tercih etmiş ve bölgede İsrail merkezli ve Amerikan güdümlü bir sözde barış ortamının hınk deyiciliğini yapmıştır.</p>
<p>Acaba onlar, Çeçenistan’da kimi tutuyorlar? Rusya’ya karşı bağımsızlık savaşı veren ama Çeçenistan’da bir “şeriat devleti” kurduğunu ilan eden Cevher Dudayev’i mi, yoksa Çeçen bağımsızlığını yoketmek üzere bölgeye ordular kusan Rusya’nın, geçici hükümetin başına getirdiği muhakkak Çeçenistan’da Rusya’nın, Avrupa’nın ve Amerika’nın istediği biçimde laik bir yönetim oluşturacak olan Salambek Hacıyev’i mi? Burada Filistin konusu ile garip bir benzerliğe de dikkat çekmeliyiz ki, o tıpkı İsrail’in HAMAS’a yaptığı gibi Rusya’nın da Dudayev’i “terörist” olarak itham etmesidir.</p>
<p>Acaba onlar, Tacikistan’da kimi destekliyorlar? Tacikistan’da bir İslâm devleti kurup, Rusya’ya karşı gerçek bağımsızlığı sağlayacak olan Müslümanlar’ı mı, yoksa ülkenin bağımsızlığını yoketmek pahasına Ruslar’la işbirliği yapıp, Rus Hava Kuvvetleri’nin bombardımanı altında İslâmî yönetimi devirenleri mi? Tacikistan haberlerinin TRT’de “İslâm fundamentalistleri safdışı bırakıldı” tarzında verildiğini hatırlarsak, kimin kimin yanında yer aldığını tahmin edebiliriz.</p>
<p>“Acaba onlar, Cezayir’de kimin yanında yer almıştır?” diye sormaya gerek yok; çünkü oradaki tavırlarını gayet açık olarak sergilemekte beis görmüyorlar. Onlara göre cuntacılar meşru, ama halkın demokratik haklarını savunanlar “İslâmî terörist.” Orada, Fransa’nın sömürge çizgisinin uzantısı olanlar, laik bir yönetim istedikleri için cici, Müslümanlar, gerçekten bağımsız bir Cezayir arzuladıkları, ama bunu İslâmî bir yönetimle eşdeğer gördükleri için zararlı.</p>
<p>Bugün Türkiye dahil bütün İslâm ülkelerine bakın, hepsinde, İslâm’ın bir bağımsızlık çizgisi, laikliğin ise bu ülkelerdeki sömürge çizgisinin devamı olduğunu görürsünüz. Bir diğer gerçek, İslâm çizgisinin arkasında o ülkenin halkı, laik çizginin arkasında ise dünyanın hakim güç odakları bulunmaktadır. Bir başka gerçek ise tüm İslâm ülkelerinde siyasî mekanizmayı kontrol eden ve dünyadaki hakim güç odaklarınca desteklenen laik mahfillerle halk sürekli bir çatışma ve gerilim içindedir. Bir başka gerçek de belki şudur: Laik kadroların önemli bir bölümü, içinde bulundukları bu çarpık konumun farkında değildirler. Farkında olanlar da mutlaka vardır. Ancak önemli bir bölümünün oluşturulan medya tezgahı ile sistemden yararlanma sürecinin getirdiği kısır alanda ülkenin kalıcı çıkarlarıyla ilgi kurmaksızın bocalıyor olmasıdır. Bosna–Hersek’te İzzetbegoviç’in başında bulunduğu hareketin Bosna’nın bağımsızlık çizgisi olduğunu bilir de, ideolojik planda Abdiç’in yanındadır. Filistin’de, gerçek bağımsızlık çizgisini HAMAS’ın temsil ettiğini bilir de, ideolojik noktada İsrail–FKÖ çizgisini tutar. Çeçenistan’da Dudayev’in, Tacikistan’da İslâmî grupların liderliğindeki hareketin bağımsızlığa yöneldiğini bilir de ideolojik olarak Rus çizgisine yakındır&#8230;</p>
<p>Neden böyle?</p>
<p>Çünkü derin bir şartlanmışlık, onun yanında derin bir zihnî karmaşa sözkonusudur. Mesela, Türkiye’de kendisini laik olarak tanımlayan insanların önemli bir kısmı neden laik olduklarını bilmezler. Laikliğin doktrin boyutu hakkında fikirleri yoktur. Kendisini hem laik hem Müslüman olarak tanımlar, ama laiklikle İslâm’ın ilişkisini bilmezler. Hangisinden ne oranda yontma yaptığının farkında değillerdir. Türkiye’nin neden laikliği bir hayat tarzı olarak seçtiğini bilmezler. Laiklikten vazgeçilememesinin gerekçelerinin sağlıklı olup olmadığını bilmezler. Türkiye ve laikliğin tarihin hangi sürecinde böylesine içiçe girdiğini ve ülke hayatının ayrılmaz bir parçası haline getirildiğini bilmezler. Belki “Laiklikten vazgeçer, İslâm’a yeniden yönelirsek Avrupa–Amerika bize hayat hakkı tanımaz. Bosna’nın başına gelenleri görmüyor muyuz?” şeklinde bir tür mahkumiyet psikolojisi içinde bulunduklarının farkında değildirler. Ama bununla birlikte müthiş bir laiklik militanlığı sözkonusudur. Laiklik için resmi cinayetler işlemeyi göze alırlar. Ülkenin bütün kaynaklarını laikliği savunmak üzere tanzim ederler. Ülkenin tarihindeki bütün yücelişlere manevî dayanak olan İslâm’ı tehlike olarak görürler. Hem bir zihnî karmaşa, hem bir şartlanma&#8230; İşte bu çarpıklığın bedelini tüm İslâm dünyası, zaaf içinde, bir türlü kendi kimliğini bulamadan ömür tüketmekle ödüyor.</p>
<p>Fikret Abdiç, laik karakteri ve Bosna içinde Sırp uzantısı tavrıyla İslâm dünyasının yaşadığı dramı sergiliyor. İslâm ülkelerindeki laik muhitler, bu müşahhas örnekten ibret almalı ve konumlarını bir kere daha testten geçirmeli&#8230; Abdiç, Sırp’la buluşuyor. Salambek Hacıyev (Çeçenistan) ve Abdülcelil Samedov (Tacikistan) Rus’la buluşuyor. Arafat İsrail’le, Zerval (Cezayir) Fransız’la, Hüsnü Mübarek, Amerika ile buluşuyor&#8230; Ya bizim laiklerimiz İslâm’a ve İslâmî gelişmelere karşı tavır koyarken kimle yanyana görünüyorlar? Ne yazık ki onların fotoğrafı da çok içaçıcı değil.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1995/01/abdic-cizgisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa ve çarpıklıklar</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/12/avrupa-ve-carpikliklar/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/12/avrupa-ve-carpikliklar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 1994 04:56:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan]]></category>
		<category><![CDATA[başbakan]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[büyükelçi]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=85</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa ile ilişkilerde önemli çarpıklıklar bulunduğu, gönüllü Avrupa lobisi dışındaki hemen herkesin ortak kanaati. İlke olarak Avrupa ile bütünleşmeden yana olanlar bile, bu çarpıklıkları görmezden gelemiyorlar. 6 Mart&#8217;taki randevu öncesinde tüm Avrupa lobisi şartları olgunlaştırmak için seferber olmuşken, birisinin de bu çarpıklıkları dile getirmesi gerektiğini düşündük ve bu yazıya başladık. Bir kere temel çarpıklık, Avrupa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Avrupa ile ilişkilerde önemli çarpıklıklar bulunduğu, gönüllü Avrupa lobisi dışındaki hemen herkesin ortak kanaati.<br />
İlke olarak Avrupa ile bütünleşmeden yana olanlar bile, bu çarpıklıkları görmezden gelemiyorlar. 6 Mart&#8217;taki randevu öncesinde tüm Avrupa lobisi şartları olgunlaştırmak için seferber olmuşken, birisinin de bu çarpıklıkları dile getirmesi gerektiğini düşündük ve bu yazıya başladık.</p>
<p>Bir kere temel çarpıklık, Avrupa ile bütünleşmenin hangi amacı gerçekleştireceği noktasında görülüyor. Bu noktada konu ile ilgilenen taraflara sunulan tercih malzemeleri aynı değil; hatta çoğu zaman çelişkili.</p>
<p>Meselâ, Avrupa&#8217;ya Türkiye&#8217;yi kendi bünyesi içine alması telkin edilirken kullanılan malzeme şu: &#8220;Eğer Türkiye&#8217;yi bünyenize almazsanız, Türkiye&#8217;de köktendinci İslâm gelişir, bu da, ülkedeki laik sistemin tehlikeye düşmesi ve Türkiye&#8217;nin Ortadoğu&#8217;ya kayması, belki de lider konumuna gelmesi sonucunu doğurur. Böyle bir sonucun Avrupa için ne kadar olumsuz özellikler taşıdığı açıktır. Öyleyse Avrupa Türkiye&#8217;yi İslâm&#8217;ın kucağına itmemek için kendi bünyesine almalı.&#8221;</p>
<p>Avrupa başkentlerinde ve AB platformlarında vurgulu bir tarzda işlenen bu tez, İslâm dünyasına hitab ederken &#8220;Biz İslâm dünyasının haklarını Avrupa&#8217;da temsil etmek üzere Avrupa Topluluğu&#8217;na girmek istiyoruz&#8221; şekline dönüşüyor.</p>
<p>Bu tez, Türkiye kamuoyunda da kullanılmıyor, çünkü Türkiye&#8217;de prim yapacak bir tez değil. Aksine tepki toplayacak bir yaklaşım. Öyle olunca, Türkiye&#8217;de kullanılacak malzemeler değişiyor. Burada kullanılan malzeme daha çok &#8220;ekonomik ve diplomatik yalnızlaşma tehdidi&#8221; çevresinde dönüyor. Bu bütünleşme içinde yer alamazsak, dış ticaretin önemli bir bölümünü Avrupa ile yapan Türkiye ciddi bir ekonomik darboğaza sürüklenir. Ayrıca yanıbaşında oluşan bir bütünleşmeye dahil olamadığı için dünyada yalnız kalır. Treni kaçırır. 21. yüzyılı yakalayamaz. Burada işlenen temanın özü, toplumdaki Avrupa&#8217;ya ilişkin kuşkuları gidermeye, daha ötede toplumda istekli alıcı psikolojisi oluşturmaya yönelik. Kullanılan malzeme ise daha çok korku boyutu taşıyor. &#8220;Avrupa&#8217;dan dışlanırsak, başımız belâya girer, coğrafî bütünlüğümüzü bile korumakta zorlanabiliriz&#8221; tarzındaki bir yaklaşımın satır aralarında devreye sokulduğu nasıl gözardı edilebilir? Türkiye kamuoyunu AB&#8217;ye yönlendirmede ikinci boyut, havuç politikasının uzantısı. Orada da AB ile bütünleşme sağlanırsa ithal malların daha ucuza ülkeye gireceği, böylece kalitenin ucuza alınacağı, yerlinin gümrük saltanatının sona ereceği temaları işleniyor. Ancak aynı konu Avrupa başkentlerine, &#8220;Bizi bünyenize alırsanız, Avrupa&#8217;nın önünde 60 milyonluk yepyeni bir pazar oluşacaktır. Üstelik bu pazar Avrupa&#8217;yı Ortadoğu&#8217;ya ve Asya&#8217;ya taşıyacak bir atlama taşı hüviyetinde olacaktır&#8230;&#8221; şeklinde sunuluyor.</p>
<p>Bütün bunlar, derin çelişkiler taşıyan yaklaşımlardır ve bir yerde bunların karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Avrupa ile ilişkilerde diğer önemli çarpıklık, pazarlıkta ortaya koyduğumuz tavırdan kaynaklanıyor. Avrupa ile pazarlıkta verilen görüntü bu ilişkiye mahkûm ve mecbur olduğumuz görüntüsüdür. Böyle bir görüntüde arzulu tarafın daha yüksek bir maliyet ödemesi kaçınılmazdır. O yüzden de Avrupa, gönülsüz satıcı haline gelmiş, Türkiye-Avrupa ilişkisini, Türkiye&#8217;nin ödemesi gereken bedeller noktasında kilitlemiştir. Aslında bu, bugünün olayı da değildir. Macera belki taa Türkiye&#8217;nin medenileşmeyi Avrupalılaşma şeklinde anladığı zamandan başlıyor. Sonra Türkiye-AET Ortaklık Anlaşması&#8217;ndaki Türkiye lehine maddelerin hep savsaklanması döneminden bugünlere geliyor. Petersburg Büyükelçiliği&#8217;nden Kaptan-ı Derya olarak İstanbul&#8217;a gelen Halil Rıfat Paşa, Padişah İkinci Mahmud&#8217;a &#8220;Avrupa&#8217;ya benzemezsek Asya&#8217;ya çekilmeye mecburuz&#8221; diyordu. Şimdi de, &#8220;Avrupa Birliği&#8217;ne girmezsek 21. yüzyıla giden treni kaçırırız&#8221; diyoruz. Bu psikolojiyi Avrupa diplomasisi çok iyi tanır ve çok iyi kullanır.</p>
<p>Avrupa Topluluğu bugüne kadar katma protokol ve mali protokolün kendi üzerine yüklediği belli başlı sorumluluklardan kaçmış. Mali protokolü devreye sokmamış, Türkiye&#8217;ye vermesi gereken yardımı vermemiş, işçilerin serbest dolaşımını kabul etmemiş, tekstil ürünlerine kota uygulamış&#8230; Ama Türkiye&#8217;nin önüne dağlar yığan da yine Avrupa&#8230;</p>
<p>Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jacques Delors, &#8220;Avrupa Birliği bir Hıristiyan topluluğudur. Onun kültürünün köklerinde Roma Hukuku ve Yunan düşüncesi vardır&#8221; dedi. Aslında bu, Türkiye&#8217;ye &#8220;Siz bu topluluğa giremezsiniz&#8221; mesajı taşıdığı gibi, &#8220;Siz bu topluluğa ancak böyle bir kültürel bütünlüğe adapte olarak girebilirsiniz&#8221; mesajı da taşıyordu. Ancak Avrupa sevdası -belki Türkiye&#8217;nin kültürel kimliği ve İslâm&#8217;ın bu noktadaki belirleyiciliği konusundaki bilgisizlik- bu bedelin sağlıklı algılanmasını önledi. Herhalde Türkiye&#8217;nin karar noktasındaki kişiler, din konusunda kolay tasarruflarda bulunageldikleri için &#8220;canım bu işi kolay hallederiz&#8221; deyip geçmişlerdir. Ya da, Fransa&#8217;ya cumhurbaşkanı adayı olacak seviyede, üstelik sosyal demokrat bir kişinin koca bir kıtanın kültür köklerini dinle irtibatlandırmasını anlayamamışlardır. Oysa Delors&#8217;un tesbiti ile, Türkiye&#8217;nin başta verdiğimiz yaklaşımı arasında ortaya çıkan paralellikler dikkatle değerlendirilirse, Avrupa&#8217;nın Türkiye&#8217;den İslâm&#8217;a ilişkin bir bedel istediği anlaşılacaktır. Ama anlayan için&#8230;</p>
<p>Türkiye, Avrupa&#8217;nın, Bosna konusundaki duyarsızlığını nedense görmek, ya da görse bile bunu Türkiye-Avrupa ilişkisi içinde değerlendirmek istemiyor. Azerbaycan&#8217;daki Ermeni vahşeti konusundaki duyarsızlığını da dikkate almıyor. Herhalde Çeçenistan&#8217;daki Rus vahşeti konusundaki duyarsızlığını da görmeyecek. Çünkü bizzat Türkiye de, Çeçenistan konusunu Rusya&#8217;nın içişleri ile sınırlı bir olay olarak gördü ve kenara çekiliverdi. Biraz duyarlık sahibi olanlar şu soruyu soruyorlar: &#8220;Acaba Orta Avrupa&#8217;daki vahşetin aktörleri Hıristiyanlar&#8217;a karşı Müslüman Boşnaklar olsaydı, Avrupa böylesine suskun kalır mıydı? Ya da Azerbaycan&#8217;da Azeriler çoluk çocuk demeden Ermeniler&#8217;i kesseydi?.. Ya da Ruslar&#8217;ın, basın mensuplarını sınırdışı edip, üzerine çullandığı küçük bir coğrafya parçasında katledilenler Müslüman Çeçenler değil de, Hıristiyan Litvanyalılar olsaydı?..&#8221; Bu sorular halkta var, yöneticilerde yok. Belki içlerinde var da, Avrupa Birliği yolu kesilir diye bunu seslendirmekten imtina ediyorlar.</p>
<p>Herhalde Avrupa ile ilişkilerde en çarpık konu, Avrupa&#8217;nın, &#8220;Kürt Meselesi&#8221;nde ortaya koyduğu tavırdır. Bu tavrın, Kürtler&#8217;in kara kaşı için olmadığını, Batı&#8217;yı birazcık tanıyan herkesin bilmemesi mümkün değil. Asıl gerçek farklı: Cumhurbaşkanı Demirel, resmen, &#8220;Bazı dost ülkelerde Türkiye&#8217;ye ilişkin yeni haritalar dolaştığı&#8221;nı ifade ediyor. Ne demek bu? Türkiye içinden başka devlet çıkarmak demek&#8230; Bunun odak noktasının Avrupa&#8217;nın Fransa, İngiltere gibi önde gelen ülkeleri olduğu biliniyor. Demek ki Avrupa Topluluğu bünyesinde tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, Türkiye&#8217;yi bölmeye yönelik hazırlıklar var. Avrupa&#8217;nın bu noktadaki atakları, nihaî olarak, Türkiye&#8217;yi zayıf düşürme amacını taşıyor.</p>
<p>Avrupa Kıbrıs&#8217;ta atak halinde ve orada da Avrupa&#8217;nın yaklaşımı Yunan teziyle paralel seyrediyor. Düşünün ki, Avrupa Mahkemesi, KKTC&#8217;nin Avrupa&#8217;ya mal ihracını önleyen bir karar alıyor. Rum tarafının AB&#8217;ye kabulü noktasındaki süreç hızlı ilerliyor. Kıbrıs&#8217;ta Rumlar lehine taviz koparabilmek için, Türkiye&#8217;nin ortaklık statüsünü pazarlık masasına koyuyor.</p>
<p>Ve bir başka noktada Patrikhane&#8217;nin uluslararası statüsünü yükseltmek için kombinezonlar hazırlıyor.</p>
<p>Bütün bunlar, AB ile bütünleşmede Türkiye&#8217;nin önüne pazarlık unsuru olarak konuyor.</p>
<p>Ne yapsın Türkiye?</p>
<p>AB&#8217;ye girmek, olmazsa olmaz bir gereklilik ise o zaman &#8220;ver kurtul&#8221; demek kaçınılmaz politika haline geliyor. Avrupa, Türkiye&#8217;yi dönüp dolaşıp gelecek bir alıcı olarak görüyorsa, ona o imajı vermişsek, o da &#8220;Nuh deyip peygamber demeyecektir.&#8221; O zaman cumhurbaşkanının ve başbakanın &#8220;Olmazsa İslâm dünyasına gideriz&#8221;, &#8220;Türkiye&#8217;den korksunlar&#8221;, &#8220;Birlik, menfaatlerimizi çiğneyerek olmaz&#8221; gibi sözleri sadece &#8220;blöf&#8221; olarak algılanacaktır. Değil mi ki dönüp dolaşıp kapıyı çalan sizsiniz, size bunun bedelini ödetirler&#8230;</p>
<p>Avrupa ile ilişki kurulur. Ancak bu, &#8220;Türkiye bir Avrupa devletidir&#8221; postulası ile yola çıkılarak yapılmaz. Çünkü böyle bir postula yoktur. Hıristiyan Avrupa ülkeleri bile Avrupalılıkları&#8217;nı idealize edip, bütün politikalarını böyle bir &#8220;tartışılmaz değer&#8221;e bağlamıyorlar. İngiltere tartışıyor Avrupa Birliği&#8217;ni, ortak parayı, ortak siyasi iradeyi.. başka ülkeler tartışıyor. Bize gelince, bizim her şeyi toptan kabul etmemiz isteniyor. Hem bunu, bizde Avrupa lobisi yapanlar böyle ortaya koyuyor.</p>
<p>Avrupa ile ilişki kurulur, ama eşit eşite ilişki kurulur. Hatta tercih edileni, daha üstün konumda ilişki kurmaktır. Daha doğrusu, ilişki kurmayı onun arzu etmesidir. Nitekim böyle çağları da yaşamışız dünlerde&#8230; Ama bugün müzmin aşık gibi Avrupa kapısı önünde sabahlarca, akşamlarca, mevsimlerce, kar kış demeden habire bekliyoruz. Adamlar, Türkiye&#8217;nin üzerine kaç flört değiştirdiler, biz yine o kapıdayız. Bundan büyük çarpıklık mı olur?</p>
<p>Türkiye güçlü olmadan Avrupa ile böylesine bir bütünleşme sürecinden hayır umamaz. Güçlü olmanın yolu da, Avrupa&#8217;nın istediği hukuk reformlarından geçiniyor. Onun ekonomik hinterlandında yer almaktan geçmiyor. Onun istediği uluslararası ilişkiler statüsünü benimsemekten geçmiyor. Onun istediği toplumsal yapıdan da geçmiyor. Avrupa Türkiye&#8217;yi sevmiyor çünkü. Hatta Avrupa, Şark meselesinin nihai çözümünü arıyor ve bu noktada Türkiye ile görülmesi gerekli önemli bir hesabı var.Türkiye, kimliğini, jeopolitiğini, toplumsal yapısını dün güçlü kılan temel iksiri, kültürel ve tarihî akrabalıklarını yeniden değerlendirmek zorundadır. Türkiye alternatifsiz değildir. Bunu görebilmek için ilk şart &#8220;Avrupalı olmak&#8221; psikozundan kurtulmaktır. Türkiye, öncelikle Avrupa&#8217;ya karşı da alternatifleri bulunduğuna inanmak zorundadır. Sadece bu inanç bile, Türkiye&#8217;nin bir kişilik gösterisi olarak önünde kapıların açılmasına imkân hazırlayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/12/avrupa-ve-carpikliklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadının onurunu savunmak</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/kadinin-onurunu-savunmak/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/kadinin-onurunu-savunmak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Oct 1994 04:57:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Genelkurmay]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[Vefat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=87</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı döneminde Müslüman-Türk kadınlarının sahneye çıkması yasaktı. Tiyatrolarda Müslüman-Türk kadınları oynamazdı. Azınlık kadınları veya zenneler rol alırdı. Osmanlı, Müslüman-Türk kadınının sahneye çıkmasını onun &#8220;izzetini-onurunu&#8221; yaralayan bir hadise olarak görmüştü. İslâm kadını muazzez bir varlıktı. Onun erkeklerin karşısına çıkalırıp, sadece &#8220;cinsel obje&#8221; özelliğine indirgenmesi, Osmanlı&#8217;nın genel insan anlayışına uygun düşmüyordu. Erkek nasıl bir cinsel objeden ibaret [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Osmanlı döneminde Müslüman-Türk kadınlarının sahneye çıkması yasaktı. Tiyatrolarda Müslüman-Türk kadınları oynamazdı. Azınlık kadınları veya zenneler rol alırdı.<br />
Osmanlı, Müslüman-Türk kadınının sahneye çıkmasını onun &#8220;izzetini-onurunu&#8221; yaralayan bir hadise olarak görmüştü. İslâm kadını muazzez bir varlıktı. Onun erkeklerin karşısına çıkalırıp, sadece &#8220;cinsel obje&#8221; özelliğine indirgenmesi, Osmanlı&#8217;nın genel insan anlayışına uygun düşmüyordu. Erkek nasıl bir cinsel objeden ibaret değilse, kadın da cinsel obje değildi. Genel İslâm toplumunda erkek de kadın da, fıtrî sosyal fonksiyonlarıyla değer kazanmışlar, cinsel nitelikleri de bu fonksiyonlarla bütünleşmişti.</p>
<p>Çözülme döneminde Batılı değerler ülkemizde yaygınlık kazanınca, kadının konumu da değişti. Sahneye ilk Müslüman-Türk asıllı kadının çıkması önemli bir hadise oldu. Klasik İslâm-Osmanlı çizgisi bundan rencide olduysa da, Batıcı gelişmenin terörü karşısında üzüntüsünü içine gömmek zorunda kaldı. Bir kesim ise bunu, kadın hesabına kazanılmış bir zafer olarak gördü. Daha sonra gelen rejim değişikliğinde de bu kesimin görüşleri sisteme yansıdı ve kadını arenaya çeken bakış açısı hakim oldu.</p>
<p>İlk sahneye çıkan kadından bugüne, meydana gelen gelişme nedir? Kadının sahne macerası nerede noktalanmıştır? Bunu bugün görebiliyoruz. Evet, bir bölümü halen tiyatro sahnelerindedir ve kadın onuru açısından hangi noktada oldukları araştırmaya değer. Bir bölümü ise podyumlarda, ekranlarda Rus asıllı mankenlerle et pazarlamakta yarışmaktadır. Otomobil lastiğinden diş macununa kadar her mala cinsel boyut katmanın aleti haline getirilmiştir. Kadının bedeninin en süfli tarzda istismarı söz konusudur. Bir bölümü diskoteklerde müşteri çekmek için sapık gösterilerin malzemesi olmuştur. Kafeste yaptırılan striptizler, çırılçıplak çamur güreşleri, sado-mazohist gösteriler vs&#8230; Bir bölümü genelevdedir. Sahne ve artistik tutkusu ile yola çıkıp, yollarda kalanlardır bunlar. Kadın bedeninin üç kuruşluk metaa dönüşmesinin örnekleridir. Bir bölümü pavyonlardadır. Sarhoş mezesidirler. Nerede kadın onuru? İslâm-Osmanlı terbiyesi, iç çamaşırını kadın için değil, erkek için bile uluorta söz konusu etmez. Bu, o toplumun haya, izzet ve haysiyetine sığmaz. Şimdi ise kadın, iç çamaşırı ile podyuma çıkıyor. Bu bir izzet göstergesi midir?</p>
<p>Osmanlı kadınının da cinselliği vardır. O da sever, sevilir, ev-yuva kurar, mutlu olurdu. Ama o, çocuğunun anası, zevcinin sığınağı idi. Evet, cinsel özgürlük kelimesi ona yabancıydı. Ama o dönemin erkeği de bugün anlaşılan manada cinsel özgürlük sahibi değildi. Meşruiyyet sınırı hem erkeği, hem kadını bağlıyordu. Karı-koca arasında o dönemlerden kalma sevgi örneklerini duyduğunuzda derin bir hasretle dolarsınız. Bir arkadaşım, annesini hacca götürmek istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini, sebep olarak da &#8220;Oğlum, baban hacca gitmeden vefat etti. Şimdi ben hacca gidip de ahirette ondan farklı bir yerde bulunmak istemem&#8221; dediğini naklediyordu. Şu ahiret inancındaki saflığa, şu sevgideki duruluğa bakınız.</p>
<p>Cinsel özgürlük dalgası toplumu sardığından beri olan nedir? Şimdi, en uç sapıklıkları basında takip edebiliyoruz. Bunun bedelini de önce kadın ödüyor. Cinsel özgürlük adına yaşanan, gerçek bir insanlık çürümesidir. Buraya sapıklığın boyutlarını yazmak niyetinde değilim. Ama bu konuda havsala ve insanlık sınırlarının zorlandığı muhakkak. Eğer ölçüyü ortadan kaldırmışsanız, ölçüsüzlük için sınır yoktur. Eğer insanın cinsî yönelişleri için ölçüyü kaldırmışsanız, en iğrendirici gelişmeleri beklemelisiniz. İşte, önce komünler içerisinde yaşanan, gittikçe yaygınlaşıp toplum içinde tartışma zeminleri edinen ve şimdi de tüm karşıtlarını saf dışı bırakacak bir cerbeze kazanan sapkınlıklar bugünün gerçeğidir. Herşey, her şey konuşuluyor. Albert Camus &#8220;Cinayete gerekçe bulunan bir çağda yaşıyoruz&#8221; diyordu. Evet, şimdi tüm iğrençliklerin bir gerekçesi var. İnsanoğlu, her iğrençliği &#8220;özgürlük&#8221; kılıfı ile yaşanır hale getirebiliyor. Bir gün alınlarına &#8220;Fahişe olmak suç mu?&#8221; bandı yapıştırmış kadınlar caddelerde yürümüştü. Suç değildi bu sisteme göre. Ama böyle, yollarda yürüyüş yapılması gereken onurlu bir iş de değildi. Ama o soru tüm topluma karşı soruldu. Şimdi başka sorular soruluyor: Zina suç mu? Evlilik dışı ilişki suç mu? Gayri meşru ilişki sonucu gebe kalınan çocuğu öldürmek suç mu? Homoseksüellik suç mu? Çocuk yaşta kızları pazarlamak suç mu? Bu sorular zaman içinde çoğalacak. Ve ortaya her şeyin serbest olduğu bir hayvanlar toplumu çıkacak. İşte o toplum için İslâm, &#8220;hayvandan daha aşağı&#8221; tanımını yapıyor. Çünkü hayvanın insiyakî ve o sebeple de sınırlı &#8220;özgürlükler&#8221;inden söz edilebilirken, ölçülerden sıyrılmış bir insanın sapkınlığına sınır yoktur.</p>
<p>Amerika&#8217;da aile içi fuhuş senelerdir bir toplum yarası. Yüzde 60&#8242;ı boşanmış ve yeniden birleşmiş ailelerden oluşan bir toplum, eğer bir de insanî ölçülerini yitirmişse, orada sapkınlıkları önlemek mümkün olmaz. Amerika&#8217;da bir zenci mahallesinde 100 tür aile (!) biçimi tesbit edilmiş. Özgür toplum! Herbiri bir sapkınlık çığırı. Bu sapkın örnekler, bizde de haftalık dergi kapaklarına çıkmıyor mu artık? Demek Batılılaşıyoruz!</p>
<p>Bunun bedelini öncelikle kadınlar ve çocuklar ödeyecek. Çünkü ölçülerden sıyrılmış bir dünya, &#8220;güç&#8221;ün dünyasıdır. Kim güçlü ise, kanunu o koyar. Ölçü onun nefsidir. Cinsel özgürlük masalı, kadın için bir kurt masalıdır. Bir kırmızı başlıklı kız masalıdır. &#8220;Cinsel özgürlük&#8221; gibi bir elma şekeri ile kadının izzeti gasbedilmiştir. Ardından çocuğun sefaleti gelecektir. Eğer kürtajdan canını kurtarabilmişse, yaşarken, tüm kadın-erkek ilişkisini cinsel boyutta bitiren ailesiz bir dünyayı paylaşmak, daha doğrusu bu sorumsuzluk anaforunda savrulmak zorunda kalacaktır.</p>
<p>Kadını da, erkeği de, çocuğu da, tüm toplumu da kurtaracak olan, insan fıtratına uygun ölçüdür. İslâm bu ölçüleri belirlemiştir. İslâm, erkek ile kadın arasındaki mahremiyet çizgilerini çizerken bile öncelikle &#8220;kadının izzetini&#8221; gözetmiştir. (Ahzab Sûresi, 59) Eğer dava kadın onurunu savunmak ise, ona İslâm&#8217;ın dünyası gereklidir.</p>
<p>Kanaatimizce kadın için savaş verenler, uzunca bir süredir, yanlış kulvarlarda koşuyorlar. Bir kere İslâm karşıtı haline getirilmeleri, yanlış kulvara girmelerinin başlangıcıdır. Ondan sonrası zaten peşpeşe gelecektir, gelmiştir. Şimdi, bazı duyarlı kesimlerde, kadının sömürülmesine karşı tepkiler oluşmaktadır. Kadın cinselliğinin bir sömürü aracı, bir sermaye olarak kullanılması tepkiyle karşılanmaktadır. Bu, doğru çizginin tesbitinde bir merhaledir. Bize göre, yola kadının izzetini aramak için çıkılır ve yanlışlar ayıklanırsa, İslâm&#8217;ın iklimi bulunacaktır. Yanlışları ayıklamak kolay değildir. Çünkü kadın cinselliğini sömüren korkunç bir medya diktası vardır. TV&#8217;lerdeki ikadın pazarı bu diktanın marketidir. Utanç verici, yüz kızartıcı bir cinsellik pazarlamasıdır bu. Bu diktayı aşmak gerekiyor. Savaş verilecekse bunun savaşı verilmelidir. Bu dikta aşılabilirse, onun ardında İslâm&#8217;ın arı-duru iklimi vardır.</p>
<p>Bir açıklama</p>
<p>&#8220;Kadının onurunu savunmak&#8221; başlıklı yazım, Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanmıştı. Geçtiğimiz hafta, tesadüfen elime geçen Kemalizm isimli bir dergide de (Eylül 1994 sayı 386, s. 5) yer aldığını gördüm. Şaşırdım. Benden herhangi bir izin alınmamıştı. Dergiyi aradım, sorumlu olarak karşıma Ali Haydar Yeşilyurt çıktı. Kendisine yazımı neden benden izinsiz kullandıklarını sordum. Böyle bir dergide yazımın yayınlanmasını istemediğimi bildirdim. Yeşilyurt bana, Kemalizm&#8217;in erdemlerine ilişkin &#8220;aba altında sopası da bulunan&#8221; uzunca bir nutuk çekti. Yazının yayınlanmasından kendisinin haberinin bulunmadığını, yayınlandıktan sonra gördüğünü, &#8220;belki de arkadaşlarının yazının başlığına bakıp, herhalde iyi bir yazıdır&#8221; diyerek aldıklarını söyledi. Bir şey daha söyledi. &#8220;Zaten bu yazının yayınlanması üzerine genelkurmaydan ve emekli askerlerden tepkiler aldık. Böyle bir yazı bu dergide nasıl yayınlanabildi, dediler&#8221; dedi. Derginin jeneriğinde &#8220;yazı kurulu&#8221; olarak uzunca bir emekli asker listesi yer alıyor. Başında da 12 Mart&#8217;çı Muhsin Batur&#8230; &#8220;Askerlerin tepkisi&#8221; gerçek bir tepki mi, yoksa Ali Haydar Yeşilyurt&#8217;un bir pazarlaması mı, tabiî üzerinde düşünülmeye değer. &#8220;Ali Haydar Yeşilyurt&#8217;un pazarlaması mı?&#8221; sorusunu soruyorum, çünkü bu dergi, yurt içinde ve dışında &#8220;askerin dergisi&#8221; olarak pazarlanıyor. Bu arada yurt dışından, bir süre önce bir yakınımın &#8220;Askerlerin çıkarttığı bir dergi varmış. Adı Kemalizm&#8217;miş. Bu dergiye abone yapmak istiyorlar. Acaba abone olmazsak fişlenir miyiz?&#8221; diye endişe dolu sorular sorduğunu hatırlıyorum. Bana karşı &#8220;askerler tepki gösterdiler&#8221; &#8220;müeyyidesi&#8221;ni kullanan birisi, acaba halka karşı ne yapıyor, diye düşünmeden edemedim. Anlaşılıyor ki, birileri Kemalizm&#8217;in rantını devşirmeye çalışıyor.</p>
<p>Bunu böylece tesbit ettikten sonra, kendi hesabıma, muhtemel yanlış anlamalara karşı Kemalizm dergisi ile hiçbir ilişkimin bulunmadığını açıklamayı bir görev telakki ettim. Ancak, Kemalizm dergisinin iktibas ettiği yazım tamamen bana aittir. Dilerim Kemalizm okuyucularına da yararı dokunur. Bu yazının, &#8220;Ebedi Risalet ve Aile Sempozyumu&#8221; düzenlediği bir zamanda, ZAMAN&#8217;da da yer almasını faydalı buldum. İlgilerinize sunuyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/kadinin-onurunu-savunmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İmam-hatipleri anlamak</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/imam-hatipleri-anlamak/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/imam-hatipleri-anlamak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 1994 04:58:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=89</guid>
		<description><![CDATA[Tepkimi ifade etmeye hazırlandığım bir konuda, özünden bir değişiklik meydana gelince, takdirimi bildirmek de bir görev olmuştur. Bu takdirle birlikte belki temel perspektifler üzerindeki değerlendirmeleri sunmak da yararlı sonuçlar doğuracaktır. Konu ders geçme sistemindeki dönem kısıtlaması idi. Talim Terbiye Kurulu, orta öğretim kurumlarında yeni başlatılan kredili sistemin belki de özünü yokeden bir karar çıkarmıştı. Kurul, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Tepkimi ifade etmeye hazırlandığım bir konuda, özünden bir değişiklik meydana gelince, takdirimi bildirmek de bir görev olmuştur.<br />
Bu takdirle birlikte belki temel perspektifler üzerindeki değerlendirmeleri sunmak da yararlı sonuçlar doğuracaktır.</p>
<p>Konu ders geçme sistemindeki dönem kısıtlaması idi. Talim Terbiye Kurulu, orta öğretim kurumlarında yeni başlatılan kredili sistemin belki de özünü yokeden bir karar çıkarmıştı. Kurul, durup dururken, 8 dönemlik öğretim kurumlarının 7, 6 dönemlik öğretim kurumlarının da 5 yıldan önce bitirilemeyeceğine hükmetmişti. Bu, kredili sistemin canına okuyordu. Çünkü kredili sistem, belirli sayıda krediyi almış olan öğrencinin başarılı sayılacağı esasına dayanıyor, böylece zekâ ve çalışma kapasitesi itibariyle akranlarından farklı olan çocukların yolları açılmış oluyordu. Bu karar ise, öğrenci hangi krediyi alabilecek nitelikte olursa olsun, onu okulu bitirmek için senelere mahkûm ediyordu. Diyelim ki bir okulu bitirmek için 100 kredi gereksin. Öğrenci de zekası ve çalışma kapasitesi sayesinde bu krediyi dört dönemde alsın. Ona &#8220;Seni başarından dolayı kutlarız&#8221; demek, ödüllendirmek ve üniversite yolunda başarı dilemek yerine, &#8220;Sen okulu iki yılda bitirdin ama biz seni bir yıl daha bu okulda bekletecek ve geride kalanların sana yetişmesini sağlayacağız&#8221; deniyordu. Bunun insafla ilgisi bulunmadığı gibi rasyonel bir yanı da yoktu.</p>
<p>Ancak Talim Terbiye Kurulu&#8217;nun kararının satır aralarında imam-hatipli çocuklara karşı verilmiş olduğuna ilişkin bir &#8220;devrimci zehir&#8221; hemen ilgili ve duyarlı muhitlere fısıldanıverdi. &#8220;İmam-hatip öğrencileri 8 dönemlik okulu 6 dönemde bitiriyor ve dolayısıyla 4 yıllık okuldan üç yılda mezun olabiliyorlardı. Bunun önünün alınması lâzımdı. Bu sistem imam-hatip okulu öğrencilerine bir yıl kazandırıyor ve onların üniversiteye bir yıl önce girmesini sağlıyordu. Bu önlenmeliydi.&#8221; İşte 8 dönemlik okulu en az 7 dönemde bitirme kuralı bu mantığın ürünü olarak geldi. Ancak sadece imam-hatipler hedef alınmış görünmesin diye 6 dönemlik okulların da 5 dönemden önce bitirilmemesi kuralı getirilerek, 3 yıllık okulların da iki yılda bitirilmesi önlenmiş, böylece imam-hatiplere yönelen kılıç, liselerin de boynunu vurmuş oldu.</p>
<p>İşte şimdi Bakanlık, Talim Terbiye Kurulu&#8217;nun bu kararının uygulamasını durduruyor ve bize göre, &#8220;başarılı&#8221; gençleri bir kıyımdan kurtarıyor. Daha ötede ülkeye seneler kazandırıyor. Düşünebiliyor musunuz. Türkiye eğitim cehennemi bir ülke. İlkokula 1000 kişi giriyor, üniversiteden sadece 7 kişi mezun oluyor. GAP televizyonu bir bilgi yarışması yapıyor. 12 sorudan bir tekini bilen lise birinci oluyor. Üniversite sınavında binlerce kağıt sadece sıfır alıyor. İşte &#8220;başarı&#8221;nın bu seviyede olduğu bir eğitim ortamında, bir de statüler cehennemi oluşturup, soluklu gençlerin önünü kesmek cinayet değilse nedir? Bakanlığı, akıl dışı bir uygulamayı durdurduğu için kutluyorum. Başarılı öğrencilerin önünü açmak için süper lise, Anadolu lisesi arayışlarının geliştiği bir ortamda, başka türlü davranmak zaten mümkün değildi.</p>
<p>Bu arada bakanlığı bir başka kararından dolayı yine kutluyorum: O da, diplomalara fotoğraf koyma zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Bu kararın, öncelikle imam-hatiplerdeki kız öğrencileri ilgilendirdiği hemen tahmin edilecektir. Çünkü fotoğraf uygulaması, öğrenciyi ya başı açık fotoğraf verme, ya da diplomadan vazgeçme gibi bir tercihle karşı karşıya bırakıyordu. Yani ölümlerden ölüm beğen gibi bir durum. Bakanlık şimdi, fotoğraf mecburiyetini kaldırarak, bu öğrencileri giyotine girme psikolojisinden kurtarıyor. Evet, kutluyorum.</p>
<p>Bu cinayetin bazı üniversitelerde hâlâ devam ettiğini, örtüsüz fotoğraf vermediği için mezuniyeti üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ diplomalarını alamayan bayan öğrenciler bulunduğunu bildiğim için, bu kararın Türkiye için anlamlı olduğunu vurgulamak istiyorum. Düşünün ki, 8 yıl önce mezun olmuş bir doktor hanım, sırf fotoğraf krizi sebebiyle hâlâ mesleğini icra edemiyor. Devlet gırtlağına basmış, ya inançlarından ya hizmetten vazgeç, diyor. O da inançlarından vazgeçmediği için, ona verilen 17 yıllık eğitim emeği canlı canlı toprağa gömülüyor. Akıl mı bu, insaf mı, iz&#8217;an mı? Yoksa Türkiye, ürettiği enerjiyi toprağa verecek kadar kaynakları zengin bir ülke mi? Maddî kaynakları, insan kaynakları? Maalesef öyle değil. Türkiye şartlarında bu tavır, daha ağır bir ifade kullanmamak için belirteyim ki, gerçek bir savurganlıktır.</p>
<p>Başörtülü üniversite öğrencisi okul birincisi olduğunda ödül verilmeyen bir ülke olmak güzel midir? İmam-hatip öğrencisi üniversite giriş sınavlarında şampiyon olmuşsa, bu başarıdan dolayı gayızla yutkunmak insaf ölçülerine sığar mı?</p>
<p>Türkiye eğitiminin bina ihtiyacı olduğunu bilmeyen yok. Devlet, &#8220;okul yaptır&#8221; diye kampanya yürütüyor. Cumhurbaşkanı okul yaptıranlara madalya takıyor. Ama hazır bekleyen imam-hatip okullarının açılması için ya seçim yatırımı, ya da başka bir halk korkusu gerekiyor.</p>
<p>Açılan imam-hatipler ise öğretmen sıkıntısı ile kıvranıyor. Geçen hafta sonu Kayseri&#8217;deydik ve dernek yöneticileri bize okulda 163 öğretmen açığı bulunduğunu bildirdiler. Elbet bunlar bakanlığa da bildiriliyordur. Bu 163 öğretmenin girmesi gereken dersler boş geçiyor. Nedendir bu? Bu eğitim yapısından sağlık ve başarılı nesiller nasıl yetişsin?</p>
<p>Bunların özünde bir şey var: İslâm korkusu o. Hepsinin özünde o var. İmam-hatiplinin hayata bir sene önce atılmasından endişe ediliyor. İmam-hatipli sayısının artmasından endişe ediliyor. İmam-hatiplinin devlet bürokrasisinde etkin konumlar edinmesinden endişe ediliyor. Başörtülü öğrencinin başarılı olup hayata atılmasından endişe ediliyor. Daha ötede, İslâmî duyarlığı belirgin insanların devlet üzerinde etkili olmasından endişe ediliyor. Neden? Sadece İslâm korkusundan&#8230;</p>
<p>Bu korku, bu ülkenin gerçekleri içinden çıkmış olamaz. Yani Türkiye&#8217;nin hayrı bunu gerektirdiği için İslâm&#8217;dan korkuluyor olamaz. Çünkü İslâm bu ülkeye sadece izzet, şeref ve büyüklük kazandırmıştır. Türkiye tarihinin en güzel günleridir İsl</p>
<p>âm günleri. İslâm&#8217;dan ne zarar gördü Türkiye? Tüm tarihi tarayın, İslâm onurdan başka ne verdi Türkiye&#8217;ye?</p>
<p>Dikkat edilirse, bu korkuyu paylaşan ikinci bir kutup Batı dünyasıdır. Batı ile Türkiye&#8217;nin pek çok konuda, özellikle de Türkiye&#8217;nin hayatî çıkarlarını ilgilendiren alanlarda ihtilâfı var. Ama İslâm korkusu üzerinde, Türkiye&#8217;de devlet üzerinde etkili bir çevre ile Batı&#8217;nın politikaları buluşuyor. Hatta Batı, İslâmî yükselişi önleme konusunda Türkiye yöneticilerine açık-gizli baskılar yapıyor. Burada bir çarpıklık var ve bunun anlaşılması gerekir. İmam-hatiplere, genel İslâmî yükselişe karşı uygulamalar neden Batı&#8217;yı sevindiriyor sorusunun doğru cevaplandırılması gerekir. Bu sorunun doğru cevabı, Türkiye&#8217;yi sevenlerle, Türkiye&#8217;de Batı hesabına çalışanlar için gerçek bir ayıraç olacaktır.</p>
<p>Aslında akıl, mantık, iz&#8217;an ve insaf çizgisi Türkiye ile İslâm&#8217;ın en ileri derecede sentezini gerekli kılıyor. İslâm&#8217;ın önünü kesici her hareket, Türkiye&#8217;ye vurulan darbenin, veya Türkiye&#8217;ye karşı oluşturulan politikaların bir parçasıdır.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin imam-hatiplerin sayısının çoğalmasından ve bu okulları bitirenlerin devlet kurumlarında görev almalarından korkmasının hiçbir mantığı yok. İmam-hatiplerin diğer liselerden tek farkı, dinî eğitim konusunda sınırlı bir yüzde farkıdır. O fark, burada okuyan çocuklara sorumluluk duygusu, insan sevgisi, fedâkârlık gibi çok olumlu özellikler halinde yansıyor. O fark oranında bir dinî eğitim, aslında bu ülkenin bütün çocukları için gereklidir. Böyle bir artı dinî eğitimin ülke gençliğine vereceği, ülke sevgisi, sorumluluk duygusu ve olumlu ideallerdir. Ben merkezci, içi boşaltılmış ve kısır zevklerden başka dünyası kalmamış bir gençlik akımına karşı, Türkiye&#8217;nin aradığı ve ihtiyaç duyduğu da böyle bir gençlik değil midir?</p>
<p>İmam-hatiplerde bir başarı tırmanışı olduğu doğrudur. Bunda belki onları çağın çözücü atmosferine karşı koruyan İslâmî ölçülerin etkisi var. Belki ülkeyi içinden geçtiği zor şartlardan kurtarma gibi bir misyon yüklenmesi var&#8230; Bunlar suç mudur? İmam-hatipli olsun olmasın, bu vasıfta bir gençliği istemek, Türkiye&#8217;yi sevmekle eşanlamlı değil midir? Türkiye, Maykıl Ceksın müritleri mi istiyor, yoksa ülkenin geleceğini dokuyacak iradede, şuurda, ahlâkta bir nesil mi?</p>
<p>Hadiseye sadece &#8220;Bunlar gelir, bizim yerimizi alır&#8221; tarzında bakan menfaat çeteleri imam-hatip nesline düşmanlık için potansiyel bir gerekçeye sahiptir. Ama Türkiye&#8217;yi sevenlerin imam-hatip nesline düşmanlığı, abesle iştigal değilse, Türkiye düşmanlarının oyununa gelmek olur, o kadar.</p>
<p>Bakanlığın kararı, imam-hatiplerdeki başarılı öğrencilerle birlikte, diğer orta öğretim kurumlarındaki tüm çocukların da önünü açmıştır. Fotoğrafsız diploma uygulaması, başörtülü tüm kız öğrencileri rahatlatmıştır. Ara seçim öncesinde binası bitmiş bazı imam-hatiplerin açılması eğilimi, o bölgelerin halkını sevindirmiştir. Bunlar üzerine, seçim gölgesi düşüyor gibi görünse de atılan adımın takdir edileceği muhakkaktır. Dileriz Türkiye, bu işleri seçim atmosferlerine bağlı rüşvetler olmaktan çıkarır. Türkiye&#8217;nin geleceğini inşa kaygısına bağlı hizmetler haline dönüştürür.</p>
<p>Başörtüsü konusunda bazı üniversitelerdeki yobaz kısıtlamaların da kaldırılması temennimizdir. Dileriz onlar da mahfillerinden çıkıp, asgari olarak Türkiye sevgisinde ve bu sevginin olmazsa olmaz gereğinin İslâm olduğu noktasında İslâmî duyarlık sahibi kesimlerle buluşurlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/imam-hatipleri-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yalta sendromu</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/yalta-sendromu/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/yalta-sendromu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Oct 1994 05:00:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Azerbaycan]]></category>
		<category><![CDATA[başbakan]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Ermenistan]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[Vefat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=91</guid>
		<description><![CDATA[Rusya, Tacikistan&#8217;ı bombaladığı zaman, &#8220;köktendincilerin ayaklanması&#8221;nı ezdiği gerekçesiyle Türkiye&#8217;de kimilerinin gözleri parıldamıştı. TRT bile haberi böyle gizli bir sevinç duygusu içinde vermişti. Oysa Tacikistan müdahalesi, Sovyetler&#8217;in dağılmasından sonra, Rusya&#8217;nın nüfuz alanlarının sınırlarını çizme ve yeniden süper güç olma stratejisinin ilk uygulaması idi. Rusya ilk defa, Tacikistan&#8217;daki İslâmî yükselişi bastırdıktan sonra, &#8220;Asya&#8217;da ilgisiz kalamayacağı bir nüfuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Rusya, Tacikistan&#8217;ı bombaladığı zaman, &#8220;köktendincilerin ayaklanması&#8221;nı ezdiği gerekçesiyle Türkiye&#8217;de kimilerinin gözleri parıldamıştı.<br />
TRT bile haberi böyle gizli bir sevinç duygusu içinde vermişti. Oysa Tacikistan müdahalesi, Sovyetler&#8217;in dağılmasından sonra, Rusya&#8217;nın nüfuz alanlarının sınırlarını çizme ve yeniden süper güç olma stratejisinin ilk uygulaması idi. Rusya ilk defa, Tacikistan&#8217;daki İslâmî yükselişi bastırdıktan sonra, &#8220;Asya&#8217;da ilgisiz kalamayacağı bir nüfuz alanı bulunduğu&#8221;nu açıklamıştı: Asya&#8217;da bulunan Rus nüfusu ihmal edemezdi, bir. Ekonomik, stratejik ilişkileri birdenbire kesmek mümkün değildi, iki. Öyleyse eski Sovyetler Birliği bünyesinde bulunan ülkeler, yeni bir entegrasyon oluşturmalı ve bağımsızlığa yumuşak bir geçiş sağlanmalıydı. Bağımsız Devletler Topluluğu da böyle ortaya çıktı. Asya&#8217;da İslâmî yükselişe karşı ortak cephe yaklaşımı, Rusya&#8217;nın bu tavrına sempati geliştirmese bile, en azından müsamaha sağlamış oldu. TRT&#8217;nin, gizli bir sevinç yansıttığı Tacik Müslümanlar&#8217;ın yokedilmesi olayına, Batı&#8217;nın tepki göstermesi beklenemezdi.</p>
<p>Tacikler&#8217;in ezilmesinden bu yana, Rusya&#8217;nın bölgeyi kontrol noktasında ciddi hamleleri oldu. Bunun için önce Türkiye&#8217;nin önünü kesti, sonra yer yer kuvvet kullandı, sonra da diplomatik girişimlerle uluslararası planda kendi yaklaşımına meşruiyyet kazandırdı.</p>
<p>Türkiye, Sovyetler&#8217;in dağılmasından sonra her nasılsa &#8220;21. asrın Türk asrı olacağı&#8221; ve &#8220;Adriyatik&#8217;ten Çin Seddi&#8217;ne kadar olan bölgenin yeni bir dünya oluşturacağı&#8221; gibi ümid iklimleri oluşturmuştu. Rusya, Azerbaycan, Kafkasya ve Orta Asya&#8217;daki kombinezonlarıyla, bu sözü Türk yetkililere geri yutturdu. Öyle ki, Özal&#8217;ın vefatından sonra, önce Cumhurbaşkanı Demirel, bu sözün Ruslar&#8217;ı tedirgin edecek bir anlamı bulunmadığını ifade ederek, sonra da Başbakan Çiller, Moskova yolunda bu sözün yanlış olduğunuitiraf (!) ederek Rus tehdidine boyun eğdiler. &#8220;Rusya&#8217;ya rağmen birşey yapamayacağımız&#8221; tezi Demirel&#8217;in kadim tezi idi ve Rusya&#8217;nın bu gedikten geçip, eski sömürgelerinin üzerine yeniden oturması zor olmazdı.</p>
<p>Yukarda Rusya&#8217;nın Azerbaycan, Kafkasya ve Asya&#8217;daki kombinezonlarından söz ettik. Bu, resmen kuvvet kullanmaydı. Rusya iç karışıklıkları kullandı, yönlendirdi. (Azerbaycan örneği) Rusya ülkelerarası çatışmaları kullandı, yönlendirdi. (Tacikistan örneğinde, Azerbaycan-Ermenistan, Gürcistan-Çeçenistan örneğinde olduğu gibi) Cinayetler işletti. (Azerbaycan&#8217;da şu sıralar yaşandığı gibi) Sonunda herkes Rusya&#8217;nın mesajını kavradı ve Rusya dilediği yapıyı empoze etti.</p>
<p>Ve Rusya, diplomatik hamlelerle, bölgedeki stratejisini uluslararası arenada onaylattı. Bunun ilk adımı BM&#8217;de, eski Sovyetler Birliği&#8217;nden boşalan Güvenlik Konseyi sandalyesine oturmaktı. Amerika&#8217;nın inisiyatifinde bunu sağladı. Sonra arkası geldi. Amerika, Asya&#8217;daki yeni yapılanmayı değerlendirirken Türkiye ile Rusya arasında bir tercih arayışında oldu mu? Belki Özal zamanında ibre Türkiye&#8217;den yana idi. Çünkü Özal, meseleye asılıyor ve Türkiye merkezli projeler geliştiriyordu. Ama Özal&#8217;ın vefatından ve Demirel-Çiller ikilisinin Rusya&#8217;ya inisiyatif önceliğinitanımasından sonra, ibre tamamen Rus tarafına kaydı. Buna bir de Türkiye&#8217;nin terör-ekonomi batağıylaboğuşması sonucu ortaya çıkan içe kapanma eklenine, Rusya, Amerika&#8217;nın bölgedeki iş ortağı oluverdi. Yeltsin, Rusya&#8217;ya demokrasiyi ve serbest piyasa ekonomisini getirecek adam olarak görüldü Waşington&#8217;da&#8230; Arkasından gelsin Yeltsin&#8217;i güçlendirecek projeler&#8230;</p>
<p>Bir ara Demirel, Amerika&#8217;nın Bağımsız Devletler Topluluğu&#8217;na 24 milyar dolarlık bir kredi öngördüğünü, bunun önemli bir kısmının Asya&#8217;daki Müslüman-Türk topluluklarına tahsis edileceğini bildirmişti. Ümit bu ya&#8230; Ancak bugün, o 24 milyar doların tümünün Moskova&#8217;nın emrine tahsis edildiğini biliyoruz. Asya&#8217;nın payına ise, beklemek, çok beklemek düştü.</p>
<p>Geçtiğimiz hafta, Yeltsin, Waşington&#8217;daydı ve cümle âlem, Yeltsin ile Clinton arasında, yeni bir nüfuz alanı paylaşımı gerçekleştiğini, yani Yalta sendromunun, bir kere daha dünya gündemine geldiğini düşünüyordu. Amerika&#8217;nın Panama&#8217;sı, Haiti&#8217;si, Somali&#8217;si veya Körfez&#8217;i vardı. Rusya&#8217;nın ise Azerbaycan&#8217;ı, Kafkasya&#8217;sı, Gürcistan&#8217;ı, Tacikistan&#8217;ı&#8230; Hatta Kazakistan&#8217;ı, Özbekistan&#8217;ı&#8230;</p>
<p>Bir &#8220;arka bahçe&#8221; edebiyatıdır gidiyor. Amerika, arka bahçe olarak gördüğü Haiti&#8217;yi kendi keyfine göre biçimlendirme yetkisini buluyor kendinde. Rusya, Azerbaycan veya Tacikistan&#8217;ı&#8230; Gerekçe, Amerika için Haiti&#8217;deki yönetim biçimini belirlemek, Körfez&#8217;deki stratejik hammadde kaynaklarını kontrol, Somali&#8217;deki iç karışıklığı sona erdirmek, Rusya için ise ya Rus ırkının güvenliğini sağlamak, ya da sömürge döneminden kalma ekonomik ve askeri bağlantıları yeniden düzene koymak&#8230; Herkes biliyor ki, bunlar işin görünen yüzü. Aslında gerekçe aranıyor ve bulunuyor. Ama gerçekte bir statü oturuyor: Dünyada, Amerika&#8217;nın, gerektiğinde kuvvet kullanarak kontrol edeceği bir alan olsun. Rusya&#8217;nın böyle bir alanı olsun. İngiltere&#8217;nin nüfuz alanı ile Amerika&#8217;nın payı üstüste çakışıyor. Ruanda, Fransa&#8217;nın &#8220;benim de arka bahçem var&#8221; dediği bir örnek&#8230; Almanya, orta-doğu Avrupa&#8217;da etkinlik arayışında&#8230;</p>
<p>Bu nüfuz mücadelesi, yer yer dramatik sonuçlar üreterek gelişiyor. Azerbaycan&#8217;da zirve noktalarda üst üste gerçekleşen cinayetler, Rusya&#8217;nın hedeflerini infazda ne kadar gözükara olduğunu gösteren örnekler halinde&#8230; Amerika Haiti&#8217;ye asker çıkarıyor, Bosna&#8217;daki katliama göz yumuyor vs&#8230;</p>
<p>Buna karşılık Türkiye, yakın bir süre için inisiyatifi elinden kaçırmış durumda. Yalnız Türkiye değil, İran, Suudi Arabistan gibi isimlerinden strateji sahibi ve birbirine rakip ülkelermiş gibi söz edilen İslâm ülkeleri de politika inşa edemiyor. Azerbaycan petrolü için kurulan konsorsiyumda Türkiye&#8217;nin payı yüzde 1.75, İran ve Suudi Arabistan hiç yok. &#8220;Suudi Arabistan kendi petrolünde ne kadar var ki?&#8221; diye bir soru sorulsa o da anlamlı bir soru olurdu şüphesiz. Elhasıl, İslâm dünyası özneyi değil, nesneyi oynuyor.</p>
<p>Bu gelişmeler karşısında Amerika&#8217;yı suçlamak mümkün tabii, Amerika, tıpkı Yalta&#8217;da olduğu gibi Rusya&#8217;ya yeniden büyük devlet payesini armağan ediyor. Bu, Amerikan yönetiminin tarihi bir hatası.</p>
<p>Burada Rusya&#8217;yı da, emperyalist hedeflerden vazgeçmemesi sebebiyle suçlamak mümkün.</p>
<p>Ama işin düğüm noktası İslâm dünyasındadır. Bilinen bir gerçek var ki, diplomasi kuvvetle icra edilir. İslâm dünyası ise bir kuvvet oluşturmuyor. Tek tek kuvvet oluşturamıyor, bir araya da gelemiyor. O zaman Ortadoğu&#8217;da da nesne, Asya&#8217;da da Avrupa&#8217;da da nesne halinde kalıyor.</p>
<p>Yukarda Türkiye&#8217;nin inisiyatifi &#8220;yakın bir süre için&#8221; kaçırdığını vurguladık. Yani uzun vadede umut vardır. Umudun da kaynağı, bizzat oluşan global yapının zaafıdır.</p>
<p>Zaaf şuradadır: Ortadoğu&#8217;daki çarpık düzenin devamı, yükselen İslâm dalgasının bastırılmasına, Asya&#8217;daki çarpık düzenin devamı ise, oradaki insan unsurunun şahsiyetinin tam billurlaşmamasına ve &#8220;sömürge zihniyeti&#8221;nin devamına bağlıdır. Ortadoğu&#8217;da &#8220;İslâmsız yönetimler&#8221;e imza attırılmıştır. Asya&#8217;da Rus korkusundan henüz kurtulamamış topluluklara bir statü empoze edilmiştir.</p>
<p>Bu yapının ilanihaye devamı mümkün değildir. Bu çağda özellikle mümkün değildir. Çünkü iletişim imkânları, toplumları sür&#8217;atle yeni bilgilere vakıf hale getiriyor, yeni bir şuurla donatıyor. Bosna gerçeğinin oluşturduğu şuur diriliği neden Ortadoğu&#8217;ya yansımasın? Ortadoğu Cezayir&#8217;i sorgulamayacak mı? Mübarek&#8217;in attığı imzanın halk tabanı var mıdır? Asya&#8217;da mankurt modeli, yakın zamanda yaşanacak bilgi bombardımanına rağmen devam edebilir mi? Halkoyu şuurlanıp, etkisini artırdıkça, yönetimler, Rus baskısına karşı direnç kazanmayacaklar mı? Zamanla Asya&#8217;da Rus lejyoneri halinde bulunan nüfus kümeleri, yoğun hesaplaşmaların hedefi olmayacaklar mı? Bugün ordusuz ve moralsiz bir Azerbaycan&#8217;ı pusturan Rusya, şuurla ve inançla donatılmış bir Azerbaycan karşısında aynı rahatlıkla sömürgecilik yapabilecek mi?</p>
<p>Hayır, bu sömürgecilik çağı uzun sürmeyecek. Amerika, koca Asya&#8217;yı Ruslar&#8217;a sattığı için hiç de iyi etmedi.</p>
<p>Rusya bir bombanın üstündedir.</p>
<p>Ortadoğu&#8217;da İslâmsızlığa oynayan tüm güçler, çok kötü bir yanılgının içindedirler. Ortadoğu&#8217;da İslâm&#8217;ın yükselişi, gerçek bir anti emperyalizm tarzında boy salıyor ve bunun kitlelerle buluşması önlenemez. Ortadoğu&#8217;da bir hesaplaşma yaşanmaması mukadderdir.</p>
<p>Türkiye, hem sistem, hem stratejik hedefler itibariyle Batı&#8217;ya ayarlı çizgisinin sonunu görmüştür. Çok büyük zaaflar geçiren Rusya, bizzat Batı&#8217;nın kuvvet şurubu ile, bir dev haline dönüştürülmüş ve Türkiye&#8217;nin tepesine dikilmiştir. İnsan, acaba kuzeyde Rus devi, güneyde İsrail prangası, büyüyen İslâm varlığına karşı kullanılmak üzere geliştirilmiş bir Batı silâhı, bir &#8220;yokedici&#8221; mi diye düşünmeden edemiyor. Yükselen İslâm dalgasının bastırılmasına, Asya&#8217;daki çarpık düzenin devamı ise, oradaki insan unsurunun şahsiyetinin tam billurlaşmamasına ve &#8220;sömürge zihniyeti&#8221;nin devamına bağlıdır. Ortadoğu&#8217;da &#8220;İslâmsız yönetimler&#8221;e imza attırılmıştır. Asya&#8217;da Rus korkusundan henüz kurtulamamış topluluklara bir statü empoze edilmiştir. Rusya, bizzat Batı&#8217;nın kuvvet şurubu ile, bir dev haline dönüştürülmüş ve Türkiye&#8217;nin tepesine dikilmiştir. İnsan, acaba kuzeyde Rus devi, güneyde İsrail prangası, büyüyen İslâm varlığına karşı kullanılmak üzere geliştirilmiş bir Batı silâhı, bir &#8220;yokedici&#8221; mi diye düşünmeden edemiyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/10/yalta-sendromu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet neden özelleştirilmez!</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/devlet-neden-ozellestirilmez/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/devlet-neden-ozellestirilmez/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Sep 1994 05:00:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[uyuşturucu]]></category>
		<category><![CDATA[yargı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=93</guid>
		<description><![CDATA[Herkesin &#8220;mutabık&#8221; olduğu bir konuda &#8220;muhalif&#8221; yazı yazmak zor. Ama içimizden zorlayan bir duygu &#8220;özelleştirme&#8221; için böyle bir yazıyı &#8220;yaz&#8221; diyor. Çünkü &#8220;özelleştirme&#8221;, dünyanın yeni &#8220;dokunulmaz&#8221;ı haline geldi ve o, gerektiğinden fazla bedel ödetiyor gibi geliyor bize&#8230; Özelleştirme, devlete ait ekonomik kuruluşların, belirli bir bedel karşılığı özel kişi ve kuruluşlara devredilmesi hadisesi. Temel mantığında şu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Herkesin &#8220;mutabık&#8221; olduğu bir konuda &#8220;muhalif&#8221; yazı yazmak zor. Ama içimizden zorlayan bir duygu &#8220;özelleştirme&#8221; için böyle bir yazıyı &#8220;yaz&#8221; diyor.<br />
Çünkü &#8220;özelleştirme&#8221;, dünyanın yeni &#8220;dokunulmaz&#8221;ı haline geldi ve o, gerektiğinden fazla bedel ödetiyor gibi geliyor bize&#8230;</p>
<p>Özelleştirme, devlete ait ekonomik kuruluşların, belirli bir bedel karşılığı özel kişi ve kuruluşlara devredilmesi hadisesi.</p>
<p>Temel mantığında şu var:</p>
<p>Devlet bir ekonomik kuruluşu verimli işletemiyor. Çünkü belirli bir sahibi yok. &#8220;Devlet malı&#8221; &#8220;orta malı&#8221; gibi görülüyor ve onu tasarruf eden herkes, kanuni çerçeve dışında özel bir sorumluluk hissetmiyor. Ne üretimi ne de tüketimi konusunda &#8220;kendi malı&#8221; gibi davranmıyor. Eğer kanuni çerçeveye de kılıf bulmuşsa, onu kendi çıkarına nasıl kullanmak mümkünse öyle kullanıyor. Yani ya kamuya ait malı, özel mal haline getiriyor ve milyonların çıkarını bir kişi veya zümreye akıtıyor, ya da yeterli kanuni çerçeve bulamamışsa, ihmale terkediyor. Her iki halde de kamu malı, toplum için verimli olmaktan çıkıyor, aksine, ya tüm toplum özel bir çıkara hizmet etmeye, ya da altı delik bir kovaya su doldurmaya zorlanmış oluyor. İşte kamu iktisadi kuruluşlarının zarar süreci böyle işliyor.</p>
<p>Dikkat edilirse bu mantığın temel dokusu, bir &#8220;insan anlayışı&#8221;na dayanıyor ve bu &#8220;insan anlayışı&#8221;nın, &#8220;insan&#8221; denen varlığın olmazsa olmaz çizgisi olduğu görüşüne.. &#8220;İnsan kendi çıkarını düşünür. Kendi çıkarından başka, insan için etkin bir motif söz konusu değildir. Eğer özel çıkarlar sağlamıyorsa insanı ne &#8220;verimli&#8221; ne de &#8220;doğru&#8221; hareket ettirmek mümkün değildir. Yani doğruluğun da verimliliğin de ölçüsü insanın özel çıkarıdır&#8221; görüşü, bu insan anlayışının ana çerçevesini oluşturuyor. Bu, tanıdık bir görüştür. Kapitalizmin &#8220;zaferi&#8221;ne temel teşkil eden görüş; Benmerkezci insan, pragmatist insan, o insanın kendi çıkarı için kıran kırana mücadelesi ve o mücadelenin ürünü olarak ortaya çıkacak ekonomik atılım&#8230; &#8220;Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin..&#8221;</p>
<p>Bu, literatüre &#8220;homo-economicus&#8221; olarak giren insanın tarifi. Bu insana dayalı siyasal-ekonomik düzen ise Batı&#8217;nın liberal-kapitalist düzeni&#8230; Bu insanın &#8220;kendi çıkarı&#8221; dışında &#8220;mukaddes&#8221;i yok. Yani sistemin kendi içinde yok. Bu sistemde, ringdekiler önemli. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Burada sistemin önemli bir toplum kesimini &#8220;ıskarta&#8221;ya çıkardığı gerçeği var. Ama o sistemde, &#8220;toplumsal ıskarta&#8221;ya aldıran olmayacak. Milyon milyon işsizlere, homeles (evsiz) lara, köprü altı çocuklarına, kendini satan kadınlara, kızını satan uyuşturucu müptelalarına bakılmayacak&#8230; Çevre kıyımına aldırılmayacak&#8230; Çünkü zaten insan insanın kurdudur ve büyüme, birilerinin birilerini yemesi esasına göre düzenlenmiş bir çarkın ürünüdür.</p>
<p>Ancak toplum hayatı, böyle bir tabii seleksiyonu uzun süre devam ettiremiyor. Sistemin ağır insanî bedelleri ortaya çıktığında, yani insan, kendi çıkarı için vahşeti göze almaya başladığında dıştan &#8220;mukaddes&#8221; ithalleri söz konusu oluyor ve işte orada devlet aranıyor. İnsanlar arası mücadelenin hayvanileşmeye başlamasını önlemek, ya da hayvani mücadeleyi denetleme, vahşete hakemlik yapma noktasında bir &#8220;devlet sektörü&#8221;ne ihtiyaç hissediliyor.</p>
<p>Sonra, en hızlı özelleştirmeciler bile, savunma, eğitim ve temel altyapı yatırımları gibi &#8220;ferd&#8221;in başa çıkamayacağı ve kolektif olarak yürütülmesi gereken konularda devlet sektörünün devam etmesini gerekli görüyor. Sadece bu alanlar bile, çok büyük bir ekonomik sektörü ifade ediyor; dahası, toplum hayatı yönünden büyük önem taşıyor.</p>
<p>İşte burada en hayati soru gündeme giriyor: Bu alanlarda devlete nasıl güven duyulacak? Sonuç itibariyle devlet, tavrını yine de insanlarla ortaya koymak zorunda. Peki o insanı, &#8220;özel çıkar&#8221; duygusundan arındıracak olan ne? Tüm toplumun özel çıkar eğilimi ile vahşi bir mücadeleye soyunduğu bir ortamda, devlet bünyesinde küçük bir grup insan, arınmış bir insani bölge oluşturacak, bu mümkün mü?</p>
<p>İşte bizim, yazının başlığında verdiğimiz &#8220;Devlet neden özelleştirilmez?&#8221; sorusu burada gündeme geliyor. Devletteki adamı, özel çıkar duygusundan, dolayısı ile işi savsaklamak veya suyu kendi tarlasına akıtmak eğiliminden sakındıran ne? Bu, sadece yasal sınırlamalar veya ceza korkusu olamaz. Çünkü onlar, devlet iktisadi kurumlarını yönetenler veya devlet politikasına yön verenler için de söz konusu ve orada etkili olmadığı, bu tezin ana delili halinde&#8230; &#8220;Batarsak birlikte batarız&#8221; şeklindeki görüşten yola çıkarak, herkesin bir &#8220;kolektif sorumluluk&#8221; duygusuna yöneleceği, dolayısıyla topluma karşı suç işlemekten vazgeçileceği umudunun ise, etkili olmadığı artık biliniyor. Çünkü sistem tarafından kışkırtılmış &#8220;özel çıkar&#8221; eğilimi, insana, bulabildiği ilk fırsatta, sorumluluğu falan unutup, kendi vahşi iklimine dönmeyi öğütlüyor ve sistemin dikişleri patlıyor.</p>
<p>Liberal-kapitalist değerlere göre işleyen toplumlarda, devlet çapında yolsuzluklar gündemin baş konuları halinde&#8230; Yasamada yolsuzluk, icrada yolsuzluk, yargıda yolsuzluk&#8230; Mafya, her türüyle bu toplumların temel sektörlerinden biri haline gelmiş. Yani devlet, hakem niteliğini yitirmiş, başlıbaşına vahşi mücadelenin parçası olmuş. Yargının görevi hakemlik ise, o bile güçlünün gücünü pekiştirmeye yönelik fonksiyon icra ediyor. İcra bir gecelik kararnameler çıkarıyor, yasamada şu veya bu sektöre ait lobiler kürsüye adam çıkarıp, &#8220;millet reyi&#8221;ni kendi çıkarı için malzeme haline dönüştürebiliyor. Çünkü bu sistemlerde &#8220;halk oyunun belirleyiciliği&#8221; anlamındaki demokrasi de, parayı ve medyayı kontrol eden güç odaklarının tezgahı haline geliyor. Yargı ise vahşete mühür vuruyor. Yani çok sınırlı alanlarda bile devlet, yolsuzluk odağı oluyor.</p>
<p>Eğer Kamu İktisadi Teşekkülleri&#8217;ndeki özelleştirmenin gerekçesi de bunlarsa, &#8220;devlet neden özelleştirilmez!&#8221; sorusu son derece anlamlıdır.</p>
<p>Denecek ki devletsiz toplum olur mu? Evet olmaz. O konudaki hayaller sonuç vermedi. O halde, devlette özelleştirmeyi gerektirmeyecek bir &#8220;erdem iklimi&#8221;ni bulmak zorundadır toplumlar&#8230; O iklim bulunursa, biz, özelleştirmenin de olmazsa olmaz bir kural, bir ideoloji haline getirilmesinin gerekmeyeceğini düşünüyoruz. Bu, bize göre &#8220;yanlış insan&#8221;ın &#8220;doğru insan&#8221;la değiştirilmesiyle ve toplumsal sistemi yeniden o &#8220;doğru insan&#8221;ın oluşturmasıyla mümkün&#8230; Eğer o &#8220;doğru insan&#8221;ı bulamamışsanız, özelleştirme kapsamına devleti de almaktan başka çıkar yol bulunmadığını, bunun da ülkenin &#8220;orman kanunu&#8221;na teslim edilmesi demek olduğunu belirtmemiz gerekiyor.</p>
<p>Bu, bizim tercih ettiğimiz bir sonuç değil. Ancak, liberal-kapitalist düzenin mantıki sonucunun bu olduğu muhakkak. O sistemde özel çıkarlar savaşı bir facia, devletin bu özel çıkarlar savaşında şu veya bu biçimde kullanılması bir başka facia.</p>
<p>&#8220;Doğru insan&#8221; nerede?</p>
<p>Dinde&#8230; İslam&#8217;da&#8230;</p>
<p>Hazreti Ömer bir devlet reisi&#8230; Devlet işlerini tedvir ederken devletin mumunu, özel işlerini görüşmek gerektiğinde kendine ait mumu kullanıyor aydılatmak için&#8230; İşte doğru insan devlette böyle olur.</p>
<p>Komşusu açken, kendisi tok sabahlamayı bir toplumsal bütünlük için kabul edilmez bulan anlayış da, sivil hayattaki bir &#8220;doğru insan&#8221; çizgisini sergiliyor. &#8220;Bir ülkede bir kişi açlıktan hayatını kaybederse, o toplumun tüm fertleri o şahsın ölümünden sorumlu olur&#8221; diyen bir anlayış da, &#8220;doğru insan&#8221;lardan oluşmuş bir toplumsal sistemi örnekliyor. Bu sistemin &#8220;toplumsal ıskarta&#8221;sı yok. Yaratılmış hiçbir insana, &#8220;potansiyel ıskarta&#8221; olarak bakılamayacağını, aksine &#8220;Yaradılanı yaradandan ötürü sevmek&#8221; gerektiğini vurguluyor o sistem.</p>
<p>Böyle bir sistemde, ister devlet çizgisi olsun ister ferd, hepsi aynı ırmağa akar. Devletle toplum aynı sorumluluk heyecanı ile yoğrulur ve yücelme seyrine koyulurlar. Devlet kuşkuların değil, güvenin odağı olur. Devlet, kanı emilecek, kemirilecek bir bünye olarak değil, toplumsal bütünlüğü temsil ettiği için tüm toplumun, gözetilmesi gerekli hukuk bileşkesi olarak değerlendirilir. Ondan koparılacak bir çentik, tüm topluma karşı bir borçlanma olarak görülür. Bir ahiret hesabı içinde görülür. O toplumun, o ruhla yetişmiş insanı nasıl cesaret etsin o çentiği koparmaya.</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman, kabre, Ebussuud Efendi&#8217;nin verdiği fetvalarla gömülmeyi vasiyet ediyor. Allah katında, yaptığı her icraat için onları delil olarak gösterecek ve sorumluluktan kurtulmaya çalışacak. Ebussuud Efendi ise, &#8220;Sen kendini garantiye almışsın, Allah bizim yardımcımız olsun&#8221; diyerek, yüreğindeki ahiret sorumluluğunu yansıtıyor. Böyle, üzerinde devamlı ahiret gölgesi hisseden bir devlet başkanının beytülmalı saçıp savurması, kötüye kullanması, bir Şeyhülislam&#8217;ın yargıda sapkınlığı göze alması mümkün mü?</p>
<p>Devleti de, insanı da yanlış çerçeveye oturttuğunuz zaman, ortaya çıkacak bedelleri ödemek için ordan oraya savrulursunuz. Devletleştirirsiniz olmaz, özelleştirirsiniz olmaz. Olmaz çünkü, ne devletiniz devlettir, ne insanınız insan.</p>
<p>Devleti doğru devlet, insanı da doğru insan yapmaktır gerekli olan.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/devlet-neden-ozellestirilmez/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sol&#039;un krizi</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/solun-krizi/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/solun-krizi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 1994 05:01:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<category><![CDATA[Provokasyon]]></category>
		<category><![CDATA[yargı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=96</guid>
		<description><![CDATA[Solun krizi kimlik noktasındadır.Yani sol Türkiye&#8217;de nereye oturacağını bilmiyor. Önce Türkiye&#8217;nin solu gerçekten sol mu, diye sorulabilir. Ya da Türkiye solu, solun hangi boyutu üzerindedir? Solun bir &#8220;ezilen toplum kesimlerinden yana olma&#8221; boyutu var. Sınıfsal boyutu. Türkiye solu, ne kadar aksini iddia ederse etsin, oturduğu sosyal taban itibariyle bu alanın ideolojisini yansıtmıyor. Sol partilere bakıldığında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Solun krizi kimlik noktasındadır.Yani sol Türkiye&#8217;de nereye oturacağını bilmiyor.<br />
Önce Türkiye&#8217;nin solu gerçekten sol mu, diye sorulabilir. Ya da Türkiye solu, solun hangi boyutu üzerindedir?</p>
<p>Solun bir &#8220;ezilen toplum kesimlerinden yana olma&#8221; boyutu var. Sınıfsal boyutu. Türkiye solu, ne kadar aksini iddia ederse etsin, oturduğu sosyal taban itibariyle bu alanın ideolojisini yansıtmıyor. Sol partilere bakıldığında daha çok burjuva kesimlerinden oy aldığı, işçi ve köylülere ulaşamadığı görülüyor. Gecekondu muhitlerinde sol yok, Etiler&#8217;de var. Ya da köylerde sol yok, Kadıköy&#8217;de var. Bu yapı, Türkiye solunun ideolojik çizgisi için yeterli ipucunu veriyor. Solun oy aldığı kesimler, Türkiye&#8217;nin devrim ideolojisini oluşturan Batılılaşmadan etkilenen kesimler. Bu kesimin ideolojik çerçevesini ise işçi-köylü hakları, ezilen toplum kesimlerinin savunulması değil, laiklik, çağdaşlaşma gibi Batı suyuna batırılarak vaftiz edilmiş değerler oluşturuyor. Bu çizgi Kemalizm diye de tanımlanabiliyor.</p>
<p>Bu çizginin halk tabanı yok. &#8220;Kemalist değerler toplum tarafından kabul edildi&#8221; gibi iddialar, halk oyunda bozuluyor.</p>
<p>Zaten &#8220;sol&#8221; tanımlaması da, bu çizgiye sonradan izafe edilmişti. Sosyalizmin moda olduğu yıllarda İnönü, Ecevit çevresinin telkinleriyle &#8220;Biz de kendimize ortanın solu diyelim&#8221; demiş, CHP solcu oluvermişti&#8230; Parti yapısında herhangi bir değişiklik olmadan.</p>
<p>CHP çizgisi, halk oyunun fazla değer ifade etmediği, kanunların ve icranın kürsüye konulan silahlarla veya &#8220;bu iş ya olacak, ya olacak&#8221; dayatmalarıyla yürüdüğü zamanda fazla zorlanmadı. Ancak, halk oyu nisbi de olsa ağırlık kazanmaya başladıktan sonra CHP çizgisi tıkandı. Çünkü hiçbir zaman halktan tek başına iktidar olacak oyu alamadı.</p>
<p>1980&#8242;li yıllar, tüm dünyada sosyalizmin gerilediği yıllar oldu. En sonunda da Sovyetler, Marksizmin bitişini ilan etti.</p>
<p>Bu gelişmeden Türkiye solu da etkilendi. İnönü&#8217;deki &#8220;ortanın solu&#8221; zaman içinde demokratik sol, sosyal demokrasi gibi klişelere dönüşmüştü. Sosyal demokrasi veya demokratik sol, bir yönüyle kapitalizmin, diğer yönüyle Marksizmin sulanmış hali idi. Marksizmin bitişi, demokratik sol-sosyal demokraside kimlik tartışmaları başlattı. Bir kısmı, kapitalist değerleri kutsayarak, Batı&#8217;nın zafer çığlıklarına eşlik etmeyi tercih etti. Bir kısmının arayışı hâlâ sürüyor. Bir kısmı ise, eski CHP çizgisine dönerek, Kemalizmin kutsallarına sığındı.</p>
<p>Ancak tüm bu dönüşüm ve değişimler, bu çizginin halkla buluşmasını sağlamadı. Aksine, daha da yalnızlaştı, halkla ilişkisi daha da azaldı.</p>
<p>Her yeni seçim, bu çizgi ile halk arasındaki mesafenin arttığını ortaya koyan bir gösterge oldu. Türkiye&#8217;de bazı yerleşim birimleri var ki, orada solun oy oranı sıfırlara yaklaşıyor.</p>
<p>Bu kimlik sancısı sun&#8217;i bölünmelere yol açıyor. Şu an bir tek CHP&#8217;den üç ayrı parti çıkmış durumda. Bu partiler arasında git-gel trafiği hızlı biçimde işliyor. Acaba umut İnönü&#8217;de mi, Karayalçın&#8217;da mı, Ecevit&#8217;te mi, Baykal&#8217;da mı yoksa Gürkan&#8217;da mı? Topla, böl, çarp&#8230; Sonuç değişmiyor. Ecevit&#8217;in partisinden Meclis&#8217;e girip, sonra SHP&#8217;ye geçen bir parlamenter, şu günlerde kurtuluşu yeniden Ecevit&#8217;in partisine geçmekte buluyor. Karaoğlan yeniden umut oluyor. Umut mu?</p>
<p>Oysa umut haline gelme umudu depreşen Ecevit, somut bir kimlik krizi anıtı halinde görünüyor. Ecevit, &#8220;milli&#8221; temalarla prim yapmayı amaçlıyor ama &#8220;solcu&#8221; gözüküyor. &#8220;Ecevit MHP&#8217;den ne kadar farklı düşünüyor?&#8221; soruları, sol muhitlerde zemin buluyor. &#8220;Solun evrenselciliği&#8221;, Ecevit&#8217;in &#8220;milliyetçi-ulusalcı sol&#8221; temasıyla karşı karşıya geliyor. Ecevit nerede? Aslında Ecevit&#8217;in &#8220;milli arayışlar&#8221; sergileyen çizgisi, klasik solun kendi temaları içinde bir yerlere varamayacağının da itirafı olarak değerlendirilebilir. Ama Ecevit bu çizgide de tutarlı görünmüyor. Çünkü eski mahallesinden destek umudunu kaybetmiş veya yeni mahallede dikiş tutturacağına dair kesin bir umuda ulaşmış değil. Şimdi, diyelim ki Ecevit diğer liderleri sol&#8217;ladı ve liderliğe oturdu: Türkiye&#8217;de &#8220;yeni sol&#8221;un çerçevesi Ecevit&#8217;in ortaya koyduğu bu eklektik yapı mı olacak? Ve bu yapının özgün bir değeri var mı?</p>
<p>Bir diğer soru da, Ecevit&#8217;in bu yeni çizgisinin tüm solu kuşatıcı olup olmayacağıdır. Şu an Ecevit&#8217;e yönelen ilgi, sadece soldaki tükenme paniğinden kaynaklanıyor. Soldaki üç partinin oy oranı da yüzde onların altına düşmüş ve üç parti bu haliyle baraja takılma tehlikesi içine girmiş durumdalar. Silinme korkusu tüm sol muhitlerin yüreğine çökmüş bulunuyor. Bu paniği durdurmaya kim aday olursa, ona yapışacaklar. Dün boğaz boğaza gelmiş olsalar bile, şimdi kucaklaşacaklar. Ama bu ne kadar sağlıklı bir kucaklaşma olacak?</p>
<p>Ecevit, Karaoğlan iken, bir umud serabı gibi gelip geçmişti. Şimdi de garip bir biçimde sol için umutlaşıyor. Sol için gerçekten trajik bir nokta.</p>
<p>Solun kimlik krizini dokuyan bir saplantı var. Laiklik ve mezhepçilik. Bunun karşı yönden ifadesi İslâm fobisidir. Görünüşte dine saygılı davranılsa bile, şuur altındaki bir İslâm karşıtlığının oluşturduğu fobi söz konusudur. Sol bu noktada, hakim sistemle örtüşüyor. O yüzden sol, iktidarda da muhalefette de sistemin siyasal çizgisidir.</p>
<p>Solun halkla karşı karşıya geldiği iki nokta da bunlardır.</p>
<p>Sol, siyaset yapmak için, bu iki noktayı kaşımak durumundadır. Kaşımazsa halkın nabzını elinde tutamaz, halkı harekete geçiremez, sandık başına götüremez, oy kullandıramaz. (Bu diğer sistemci partilerin de sıkıntısıdır.) Son seçimlerde sol ve diğer sistemci partilerin halkı sandığa götürememe sancısı yaşadığı biliniyor.</p>
<p>Öyleyse laiklik konusu kaşınacak, mezhep konusu kaşınacak. Böylece bir taban oluşturulacak.</p>
<p>Laiklik ve mezhep konularındaki kışkırtmaların ardından, maalesef sol partilerin böyle bir hesabı söz konusudur.</p>
<p>Peki bu, solun halkla kopukluğunu ortadan kaldıracak bir strateji midir?</p>
<p>Eğer dünyada laik eğilimler artıyor ve din geriliyor olsa, Türkiye&#8217;de de mezhep duyarlığı -ki söz konusu olan Aleviliktir- pekişme sürecinde bulunsa, böyle bir gelişmeye oynanabilir. Ama vakıa öyle değildir.</p>
<p>Batı&#8217;da, laikliğe karşı yoğun eleştiriler yöneltilmeye başlanmıştır. Batı, laikliği, İslâm ülkelerine ihraç edilecek bir meta gibi görüyor. Çünkü İslâm ülkeleri için lâiklik, şahsiyetsizleştirmenin ilk ve temel malzemesi&#8230; Oysa Batı, kendi bünyesinde dindarlaşma eğilimini özendiriyor. Çünkü laikliğin, tüm sosyal hayatı kucaklayacak bir ahlâk üretmediği, manevî kontrolden yoksun insanoğlunun ise sadece hayvanlaşma seyrinde ilerleme kaydettiği, hatta bunun için teknolojiyi kullanarak vasat bir hayvanı aşan vahşetler sergileyebildiği, sergileyebileceği geçen yıllarda ortaya çıktı. Batı, yeniden dini arıyor. Türkiye laiklerine ideolojik malzeme taşıyacak bir Batı dünyası yok artık.</p>
<p>Öte yandan, Türkiye&#8217;de Alevi insanlarımızda mezhep duygusunu mezhep fanatizmine, onunla bağlantılı olarak bir Sünni düşmanlığına dönüştürecek provokasyonlar eksik olmamıştır. Bu, son zamanlarda, solun oy potansiyelini eritmemek için aranılan bir usul haline geldi. &#8220;Alevi mezhepçiliği ölmemeli, çünkü o ölürse solun oy kaynağı sona ermiş olacak&#8230;&#8221; Bu yüzden, İslâmî muhitler tarafından, Sünni-Alevi yakınlaşması noktasında atılan her adım, provokasyonlarla, suçlamalarla engelleniyor. Seçimler öncesinde RP ile dirsek teması olduğu gerekçesiyle Alevi dedesi İzzettin Doğan&#8217;ın hedef olmadığı suçlama kalmadı. Suçlayanlar da Aleviler değil, sol siyasetin şampiyonluğunu yapan medya grupları idi&#8230; Daha sonra da, Aleviliğe, İslâm dışında bağımsız bir kimlik vermeye çalışan kampanyalar yürütüldü. Amaç, sol siyasete halk tabanı kazandırmaktı. Bununla birlikte, Alevi insanlarımızda mezhep duyarlığı kaybolmasa bile, Sünni İslâm&#8217;ı anlama noktasında daha çok gayret bulunduğu müşahede ediliyor. Yani, sol siyasi kadroların bütün kışkırtmalarına rağmen, mezhep tabanının bütün bir kitle halinde tutulabildiği söylenemez. Biz, Sünni-Alevi yakınlaşmasının daha da artacağını ve yakın gelecekte, bu konunun artık siyaset malzemesi olmaktan çıkacağını tahmin ediyoruz. İletişimin bunda büyük katkısı olacağını düşünüyoruz. Türkiye&#8217;nin ayrıca buna mecbur ve mahkum olduğunu da düşünüyoruz. Onun için mezhep duyarlılığına yatırım yapan hiçbir siyasi grubun geleceğinin olmayacağına inanıyoruz.</p>
<p>Solun kimliğine temel olan iki alan da tıkalıdır. Onun için solun kimlik krizi tedavi kabul etmeyecek noktadadır. O yolda yapılacak siyaset, bölünmeler ve tükenmelere doğru olacaktır. Yüzde sıfırlardır hedef.</p>
<p>Solun çıkışı, halkın değer yargılarını anlamaktadır. Ecevit bile artıları, orada aradığı için yıldızında parlamalar gözüküyor. Ama orada tutarlılık beklenir. Yalnızca Karaoğlan yaldızlaması, bir serap aldatıcılığı kadar kısa olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/solun-krizi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz. Ali cemevi açmadı</title>
		<link>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/hz-ali-cemevi-acmadi/</link>
		<comments>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/hz-ali-cemevi-acmadi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Sep 1994 05:01:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Tasgetiren</dc:creator>
				<category><![CDATA[Zaman - Haftalık Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Çorum]]></category>
		<category><![CDATA[gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[Provokasyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://tasgetiren.wordpress.com/?p=95</guid>
		<description><![CDATA[Evet, Hazreti Ali (r.a) cemevi açmadı.İbadetini de cemevinde yapmadı. Hz. Ali&#8217;nin (r.a) bugün cemevinde yapılan şekilde semah diye bir ibadeti de yoktu. Hazreti Ali abid bir insandı, müttaki idi, gönlü mescidlere bağlıydı. Allah&#8217;ın hoşnutsuzluğunu çekecek bir davranış içinde bulunmaktan özenle kaçınırdı. Bir Allah dostuydu Hz. Ali. O, Hazreti Muhammed (s.a.v) nasıl namaz kıldı ise öyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p></p><p>Evet, Hazreti Ali (r.a) cemevi açmadı.İbadetini de cemevinde yapmadı.<br />
Hz. Ali&#8217;nin (r.a) bugün cemevinde yapılan şekilde semah diye bir ibadeti de yoktu. Hazreti Ali abid bir insandı, müttaki idi, gönlü mescidlere bağlıydı. Allah&#8217;ın hoşnutsuzluğunu çekecek bir davranış içinde bulunmaktan özenle kaçınırdı. Bir Allah dostuydu Hz. Ali. O, Hazreti Muhammed (s.a.v) nasıl namaz kıldı ise öyle kıldı, nasıl Müslüman olunacağını bildirdi ise öyle Müslüman oldu. Ehli Beyt içindeki bütün imamlar da böyle yaptı. Semah yapan bir imam yok, içki içen yok, Kur&#8217;an ölçülerini taşan bir imam yok. Onların da gönlü mescidlere bağlıydı.</p>
<p>Peki bu bizdeki Alevilik ne? Bir mezhebse dini ne, kitabı ne, peygamberi ne, mezheb imamı kim? Kendi başına bir din mi Alevilik? Dinse peygamberi kim?</p>
<p>Bu soruların bir kısım Alevi&#8217;ye ağır geleceğini biliyoruz. Çünkü onlar kendilerini &#8220;Müslüman&#8221; olarak tanımlar ve başka türlü tanımlanmaktan da rahatsız olurlar. Camileri vardır, namazlarını kılarlar. Oruçlarını tutarlar. Hz. Muhammed&#8217;i peygamber olarak bilirler. Ama onlar Hazreti Ali&#8217;yi daha çok sevdiklerine inanırlar ve netice itibariyle bu sevgi de, başkalarına düşmanlığa dönüşmedikçe kınanamaz.</p>
<p>Ama bir başka &#8220;Alevilik çizgisi&#8221; var ki o, başka bir dünyaya doğru koşuyor.</p>
<p>Bir &#8220;azınlık&#8221; örgütlenmesi görüntüsü içinde&#8230;</p>
<p>Nerede kaç kişi olduklarını sayıyorlar. &#8220;Hükümette şu kadar Alevi var, parlamentoda şu kadar, emniyette şu, üniversitede şu, orduda şu&#8230;&#8221; demeye başladınız mı, ülkede bir azınlık örgütlenmesine gidiyorsunuz demektir. Bu bir azınlık şuuru görüntüsüdür. Bu sayımı Sünniler kendileri için yapmıyor. Üstelik Sünniler, Aleviler&#8217;in bile sayımını yapmıyorlar. Yani onları bir azınlık grup olarak görmedikleri için şu veya burada etkili konuma gelmelerine dikkat etmiyorlar. Ama şu anda bu &#8220;Sünniler&#8217;in gafleti&#8221; tarzında değerlendirilir ve bu &#8220;gaflet&#8221;ten yararlanarak bir takım mevziler kazanma hedefine yönlendirilirse &#8220;karşı&#8221;da da duyarlı bir birikim oluşması önlenemez. O zaman Sünniler de Aleviler&#8217;i saymaya başlarlar, kendilerini saymaya başlarlar ve memlekette kıyamet kopar.</p>
<p>Türkiye&#8217;de bir kesim, Aleviliği, ısrarla Sünniliğe karşı bir mevziye yerleştirmeye itina gösteriyor. İlişki biçimi olarak da &#8220;düşmanlık&#8221; benimseniyor. Azınlık şuuru bunun üzerine bina ediliyor. Mantık şu: &#8220;Türkiye&#8217;de bugüne kadar Sünni ağırlıklı bir devlet oldu. Bu devlet Aleviliği ezdi. Sünniliği geliştirdi vs.&#8221; Türkiye&#8217;de bu iddiayı doğrulayacak bir yapı yok. Sistem bünyesinde İslam yok ki, Sünni İslam olsun. Türkiye&#8217;de devletin oturduğu Batıcı-Laik-Kemalist şablonun izin verdiği kadar bir din yapılanması söz konusu; bu yapının da Sünniliğe mi, Aleviliğe mi, yoksa daha başka bir şeye mi benzediği tartışılabilir. Bunu Alevi kesiminin de bilmemesi mümkün değildir. Hatta Laik-Kemalist yapının Aleviliğe daha uygun tezler öngördüğü, birçok Alevi yazarın ana görüşü olmuştur. Ancak bir &#8220;azınlık gayreti&#8221; oluşturmanın belli şartları vardır ki o da, çoğunluk tarafından ezildiğiniz duygusunu geliştirmek ve bir &#8220;karşı cephe&#8221; oluşturmaktır. Böyle bir cephe oluşturdunuz mu, kendi cephenizde nefretler üretmiş ve yeterli dopingi yapmış oluyorsunuz. Rakip veya düşman bloku altetmek için gelsin enerji&#8230; Korkuyorum ki bu kesim, Sivas, Çorum, Maraş olayları eksilmesin istiyor. Çünkü araya kan girdi mi, azınlık şuurunu beslemek çok daha kolaylaşıyor. Yine korkuyorum ki bu kesim, Sünni-Alevi yakınlaşmasından müthiş tedirgin oluyor. Mahalli seçimler öncesinde, RP yetkilileri, Alevi dedesi İzzettin Doğan&#8217;la görüştüğü ve bir provokasyona gelinmemesi için ortak tavırlar sergilenmesi yolunda işbirliği teklif ettiği zaman, Cumhuriyet gazetesinin tepkilerini hatırlıyorum. Gazete öyle bir kampanya yürüttü ki, nerdeyse Alevi dedesi İzzettin Doğan &#8220;satılmışlıkla&#8221; suçlanacaktı. Sanki gerilimin bitmesi istenmiyor.</p>
<p>Böyle bir yönelişin, şu sıralar, sol siyasi gruplarda ve onlarla işbirliği içindeki Alevi unsurlarda da bulunduğu düşünülebilir. Çünkü toplumsal tezleri ile tutabileceği tabanı kalmamış bir sol söz konusu Türkiye&#8217;de. Ve hep Aleviliği satarak siyaset yapmış politik Aleviler söz konusu&#8230; Bu iki çizgi, kötü bir alışverişte buluşuyor ne yazık ki&#8230; Sol, iki şeyi kullanarak politika yapıyor artık: Birisi Alevilik, diğeri, laiklik. Bu iki çizgiyi &#8220;anti Sünni&#8221; bir cephede gerdeğe soktunuz mu, toplumsal tezlerinizle tükendiğiniz bir dünyada, bir &#8220;buğz cephesi&#8221; ile taban tutturabilirsiniz. Hesap bu. Sol siyasi grupların laiklik ve Alevilik gayretlerine bakınız, hesabı ayan-beyan görürsünüz. Ama biz, o çevrelerin ikisinin de samimi oldukları kanaatinde değiliz.</p>
<p>Bazı şeyleri aklı selim biçimde değerlendirip, doğru sonuçlara varmak zamanı gelmiştir.</p>
<p>- Öncelikle Aleviliğin bir kimlik sorunu vardır ve bu çözülmelidir. Yazının girişinde anlatmaya çalıştığımız husus, bu sorunu yeterince ortaya koymaktadır. Alevilik eğer Hz. Ali sevgisinden yola çıkış demekse, bugünkü Aleviliğin o eksenin çok uzaklarında bulunduğu kesindir. Cemevi açmak Alevilik değildir. Cemevi gayreti Alevilik gayreti değildir. Bir azınlık kitlesi oluşturma gayretidir. Türkiye&#8217;de camiler sadece Sünniler&#8217;in ibadet yeri değildir. Cami Allah evidir ve oraya, Allah&#8217;a ibadet etmek isteyen herkes girer. İran&#8217;a gittim ve orada, camilerde namaz kıldım İran&#8217;da da cemevi görmedim. İslam&#8217;da cemevi diye bir şey yok. Eğer cemevi, sadece bir kültürel faaliyet merkezi ise, onu caminin alternatifi olarak sunmak ve Aleviliğin buluşma merkezi olarak görmek abes. Alevilik, İslam&#8217;la ilgisini netleştirmek durumundadır. Eğer İslam&#8217;da buluşma söz konusu ise, orada Sünniler&#8217;i, Aleviler&#8217;i ve herkesi buluşturan ortak zeminler vardır; Kur&#8217;an vardır, Hazreti Peygamber vardır. Ortak zemin İslam&#8217;sa buluşmak kolay. Ama İslam&#8217;a samimiyetle bağlı Alevi halk kesimlerini tatmin etmek için İslam&#8217;dan söz edip, özel kulislerde çok başka türküler okuyarak, Marksizm&#8217;den artakalmış duygularla ateizme yönelerek kimlik meselesi çözülmez. Orada sadece kötü hesaplar vardır ve bu hesaplar için Aleviler&#8217;i kullanmak vardır.</p>
<p>- Aleviler&#8217;i bir azınlık şuuru içinde bileyip Sünniler&#8217;e tahakküm edecek bir statüye eriştirme düşüncesi, Türkiye&#8217;ye yapılacak kötülüklerin en büyüğüdür. Maraş olaylarının altında bu kışkırtma vardır. Sivas&#8217;ın altında şu kışkırtma vardır. Sünniler&#8217;e dönüp, &#8220;bunu hazmetmek zorundasın&#8221; denilerek, onların sövgüleri yutkunarak seyretmesini, boyun eğmesini bekleyerek Türkiye&#8217;ye kardeşlik getirilmez. Onun için bağıra bağıra iktidarda &#8220;Aleviler&#8217;e pay&#8221; veren sol partiler, Türkiye&#8217;ye iyilik etmediler. Sadece oluşmakta olan &#8220;azınlık şuuru&#8221;nu teşhir ettiler ve hedefleri bu olmamasına rağmen, Sünniler&#8217;e &#8220;Oluşumu hâlâ nasıl görmezsiniz? Bu ne gaflet&#8221; tarzında bir tedirginlik aşıladılar. Şimdi Sünni dünya, bu oluşumu görüyor ve gerçekten tedirginlik hissediyor.</p>
<p>- Sünni-Alevi gerilimi Türkiye&#8217;nin yumuşak karınlarından biridir. Türk-Kürt gerilimi nasıl öyleyse&#8230; Bu, sırası geldiğinde Türkiye&#8217;yi vurmak için kullanılacaktır. Şu an, Türk-Kürt gerilimi prim yaptığı için düşmanlar onu kullanıyor; yarınlarda neyin prim yapacağı nasıl bilinir ki! Türkiye&#8217;nin bu gerilimi aşması lazım. Bunu da, sistemin laik şablonu içinde yapmak mümkün değildir. İddia edildiği gibi laiklik, bu gerilimi söndüren değil, artıran bir etki yapmıştır. Çünkü kimlik problemini derinleştirmiştir. Çünkü Sünni İslam&#8217;ın sisteme ilişkin taleplerini bastırmak için toplumsal taban olarak Aleviler&#8217;e dayanıyor, onları koruyor görüntüsü vermiş ve gerilimi beslemiştir. Özellikle CHP çizgisi budur. Zamanla konu tümüyle politize olmuş ve iş zıvanadan çıkmıştır. Bu gerilimi, Sünniler&#8217;i de etkileyen İslam ağırlıkılı bir yönetim aşar. Aleviler&#8217;in asırlardır ezildikleri, horlandıkları yolundaki iddialarını Sünni dünyanın önüne götürecek ve orada aklı selim içinde değerlendirilmesini sağlayacak olan saygın bir yönetim. Diyanet bünyesine sol veya laik sağ iktidarlar tarafından getirilecek bir Alevi birimin Sünni çevrelerde uyandıracağı tepki tahmin edilebilir. Onun için laik-sağ partiler bunu göze alamaz, sol partiler de göze alsa bile toplumsal barışı dinamitlemek dışında bir sonucu olamaz. Ama İslam duyarlıklı bir siyasal iktidar böyle bir şey yapsa, toplumsal sancıya yol açmayacağı gibi, barış yolunda da ciddi bir adım olur.</p>
<p>- Karacaahmet&#8217;teki cemevi kavgasını üzüntüyle izliyoruz. Bu, Aleviler adına hareket ettiklerini söyleyen bir kesimin üzüm yeme değil bağcıyı dövme girişimidir. Maalesef toplama. Aleviliğin, mezarlıkları katlederek kendi kurumlarını yerleştirme cüreti gösterebilecek bir konuma ulaştığı görüntüsü sergilenmektedir. Toplum ürkmektedir. Toplum görüntüyü bir &#8220;tehlike&#8221; algılamaktadır. Sivas davası sırasında sergilenen &#8220;kelle isteme&#8221; girişimlerini de toplum böyle bir gerilimin uzantısı olarak değerlendirmiştir.</p>
<p>- Aleviler içinde bir aklı selim arıyoruz ki, bu tehlikeli yönelişin kendilerini bağlamadığını, liderliği ele geçirmek ve Aleviliğin rantını devşirmek isteyen küçük gruplar olduğunu açıklasın. Şu anda bağcıyı dövmek isteyenler Aleviler adına arzı endam ediyor, böyleleri her çevreden çıkmaya başladığı zaman Türkiye&#8217;de göz gözü görmez olur. Yazık olur.</p>
<p>Son söz yine aynı: Hazreti Ali&#8217;nin cemevi yoktu. O, namazlarını Mescid-i Nebevi&#8217;de kılardı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ahmettasgetiren.com/1994/09/hz-ali-cemevi-acmadi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Performance optimized by W3 Total Cache. Learn more: http://www.w3-edge.com/wordpress-plugins/

Minified using disk: basic
Page Caching using disk: enhanced
Database Caching 5/40 queries in 0.033 seconds using disk: basic
Object Caching 666/753 objects using disk: basic

Served from: www.ahmettasgetiren.com @ 2012-02-04 13:04:11 -->
